Bu Blogda Ara

1 Şubat 2011 Salı

"Seks"enlerin Şahane Kadınları

“Gırgır Sekseniki” adını taşıyan Hurşit Yenigün albümünde Yenigün ve arkadaşları, seksenlerin en apolitik günlerinde oyalandığımız seksi yıldızlar furyasını “ti”ye alıyordu: “Müjde, Nazan, Ahu; Ahu, Müjde Nazan; Nazan, Müjde Ahu; bindokuzyüzseks!”


Kah tanga bikinileri, aerobik taytlarıyla sinema perdesindeydiler, kah ağır rüküş tuvaletleriyle gazino sahnesinde... Kah günde dört tane kiraladığımız video filmlerde arabesk şarkıcılarının aşık olduğu illa ki bahçesi havuzlu evlerin afro saçlı zengin kızı oldular, kah poşet içerisinde satılan dergilerin kapaklarında aralık dudakları ve şuh bakışlarıyla aklımızı başından aldılar. Onlar seksenlerin şahane kadınlarıydı; Müjde Ar, Ahu Tuğba, Serpil Çakmaklı, Oya Aydoğan, Banu Alkan, Nazan Şoray, Suna Yıldızoğlu, Christine Haydar, Güngör Bayrak ve daha niceleri...

HAYDAR PAŞA’NIN GELİNİ


Onu birileri “Haydar Paşa’nın gelini” diye lanse etmişti memlekete. Hani şu İstanbul’un meşhur tren garına adı verilmiş koskoca Haydar Paşa’nın torunuyla evliydi sözüm ona. Ta Fransa’lardan kalkmış gelmiş, uzun sarı saçları, hep aralık duran tavşan dudakları, şehvetli bakışları ve anadan üryan kılıklarıyla aklımızı çelmişti. Öyle ki aslında Haydar Paşa’yla uzak yakın ilgisi olmadığını öğrendiğimizde o çoktan küpünü doldurup Fransa’ya dönmüştü bile. Türkiye’de kaldığı süre içerisinde filmlerde oynadı, sahneye çıktı, kameralara cömert pozlar verdi ve azmetti, bir de plak doldurdu. Şimdilerde seksenlerin bütün “kitch”liğini barındırdığı için arşivciler arasında çok gözde olan o bir tek “long-play”inde olmayan sesiyle oradan buradan toplanmış şarkılar söylüyordu. Boney M’in meşhur ettiği “Felicidad”dan tutun da, Ajda’nın “Petrol”üne kadar. 


Yıllar sonra Fransa’da yayınlanmış bir kitabı Türkçe’ye tercüme edildi ve o günlerde gazeteler “Haydar Paşa’nın gelini yazar oldu,” diye haber yaptılar bu durumu. Kitabı alıp okumak zahmetine girmedim, ama plağı hala arşivimin baş köşesinde. Şarkılarını dinlemek sabır istese de cüretkar kapak resimleri içimi açıyor baktıkça. Haydar Paşa’nın kemikleri sızlıyor mudur hala, orası meçhul.

YABANCI GELİN SONIA



Bir başka yabancı gelinimiz de Suna Yıldızoğlu idi. Yetmişlerde İngiltere’den kalkıp gelen Sonia, Türk filmlerinin snop ve pimpirik kötü adamı Kayhan Yıldızoğlu ile evlenip Suna adını almıştı. Önceleri kocasının da teşvikiyle filmlerde küçük rollere çıkan Suna Yıldızoğlu’nun kısmeti boşandıktan sonra açıldı ve bir anda kendini hem filmlerde başrol oynarken, hem de sahnede şarkıcılık yaparken buldu. İngiliz kökeni hasebiyle sarışındı ve biz oldum olası hem sarışınlara, hem de Türkiye’yi mesken tutmuş Avrupalılara pek müsamahakar, pek sevecendik. Nitekim Suna Yıldızoğlu’nu da bağrımıza bir bastık ki o kadar olur.


Kısa süre içinde gazinoların alt kadrolarında aranılan isimlerden biri olan Suna Yıldızoğlu, ilk 45’liğinde İngilizce şarkılar söyledi ve memlekette seksi olmanın geçer akçe olduğu o günlerde Rod Steward’ın “Do You Think I’m Sexy”siyle epeyce prim yaptı. Ardından Türkçe sözlü şarkılar söylemeye heves etti, ancak uzunca bir süre bozuk diksiyonundan dolayı, ne yaptıysa TRT denetimini aşamadı. O da televizyona çıkacağı zamanlarda “Amor Amor” gibi “La Vie En Rose” gibi can simidi şarkılar söyleyerek günü kurtardı. Rahmetli Çetin Alp’le dillere destan bir aşk yaşadı ve bu aşktan geriye bir de 45’lik kaldı. 
O günlerin modasına uygun olarak 12’’ formatında yayınlanan bu “dev 45’lik”te meşhur “Endless Love”ı, Çetin Alp’le birlikte Türkçe sözlerle söylüyordu. İkili olarak uzunca bir süre sahneye de çıktılar, zaman zaman televizyonda gözüktüler, gazete ve dergi sayfalarını işgal ettiler. Yıldızoğlu’nun sevgilisinin ne denli “maço” olduğuna dair teferruatlar verdiği beyanatları, mayolu pozları eşliğinde haber oldu dergilere. Alp’in hala eşinden boşanamamış olması, Yıldızoğlu’nun o günlerin Türkiye’sinde “metres hayatı” diye adlandırılan bir şey yaşıyor olması, basında epeyce mevzu edildi. Belki bu durum onun seksiliğini daha da artırmış olabilir gözümüzde tabi, bilinmez.




Suna Yıldızoğlu en sonunda bir de “Türküler Türkülerimiz” adında bir albüm yaptı. Sadece kaset formatında basılan bu albümde kırık Türkçesiyle türküler söyledi, hatta denetim engelini nihayet aşıp, “Tüğküler, tüğküleğimiiiiiiizzzzzzz,” şarkısını ekranda da seslendirdi. Sonrasında Çetin Alp’ten ayrılan ve sahnelere veda eden Yıldızoğlu, bir zaman geçince duyduk ki memleketi İngiltere’ye geri dönüp orada bir İngilizle evlenmiş. Şimdilerde çoluk çocuk sahibi, muhtemelen şişman, orta yaşın üzerinde bir İngiliz kadını olarak hayatını sürdürüyordur. (Bunun böyle olmadığını, bu yazı yayınlandıktan bir süre sonra Suna Yıldızoğlu’ndan aldığım elektronik posta ile öğrendim. Türkiye’den ayrılmayı hiç düşünmemiş, kilo da almamış. Sonra bir gün aynı ortamda bulunduk ve seksenlerdeki güzelliğini koruduğuna bizzat şahit oldum. Kendimi bu yazının yazarı olarak tanıtmadım tabi.)


Ben en çok 1986 Kuşadası Altın Güvercin Şarkı Yarışmasında Füsun Önal’la düet söyledikleri “Aşık Olmak Ne Güzel” şarkısını severdim. “Geliveğdi yanıma biğdeeeeennnnn, ellerimi tutup okşadı” diye başlardı Suna şarkıya, sonra Füsun devam ederdi cıvıl cıvıl sesiyle: “Sanki rüyadayım sandım, varlığına inanamadım”. Hem seksi, hem eğlenceli, hem neşeli, hem gizemliydiler. Tuhaf ama hoş bir ikili olmuşlardı velhasıl-ı kelam.

MIRNIK


Ahu Tuğba, sadece saç modeliyle bile tüm seksenlerin özeti olabilecek bir ikondu. O da sarışın ve alabildiğine seksiydi. O vakitler seksi olmanın yollarından biri de hafif dişlek olmak ve peltek konuşmaktı sanırım. Ajda’dan Nükhet’e herkesin ön dişleri ağzından dışarı fırlayacak gibi durur, kameralara poz verirken, alt dudak muhakkak damağa yapıştırılarak dişlek görünümü kazanılırdı. Ahu’nun ağız yapısı doğal olarak öyleydi ve bu durum ona baştan seksilik kazandırıyordu. Yanı sıra şahane bir vücudu vardı ve o sağ olsun, vücudunu bizden hiç esirgemiyordu.




Yeşilçam’ın dört yapraklı yoncasının ne kadar katı kuralı varsa Ahu hepsini yıkmış, filmlerde soyunmuş, dökünmüş, öpüşmüş ve hatta yatağa da girmişti. Her ne kadar sevişme sahnelerinde sadece omuz hizasında çekim yapılır ve halvet hali  izleyiciye mimiklerle aksettirilirse de, zaman zaman genel planda Ahu Tuğba’nın bacaklarını ve omuz dekoltesini görebilme şansımız olurdu. Olay vuku bulduktan sonra yatakta yan yana yatarken görüntülenirlerse, üzerilerine örttükleri nevresim, erkek oyuncunun göbek hizasına kadar inse de, Ahu Tuğba’nın mutlaka göğüs hizasında kalırdı. Tabi her şeye rağmen afro saçları ve abartılı makyajı da asla bozulmazdı. En çok bu yüzden hayrandık kendisine. Her dem şahaneydi.


Gazino sahnesine de çok uzun süre çıktı Ahu Tuğba. Sahneye atla da çıktı, motosikletle de. Yeri geldi dans grupları kurdu, yeri geldi göbeğinde kanun çaldırdı. Hepsinden gazeteler sayesinde haberdar olduysam da artık sade vatandaşların ödeme gücünü çoktan aşmış o gazino programlarına gitme şansım hiç olmayacaktı. Zaten olsa bile gazinolar nicedir ailelerin gidebileceği yerler olmaktan çıkmıştı. Yine de o kocaman kocaman vatkalı, mayo dekolteli kostümleri, pırıltılı saç bantları ve merinos saçlarını pek beğenirdim gazetelerde gördükçe. Sesini de merak ederdim tabi.


Bir keresinde Nokta dergisi epeyce kapsamlı bir Ahu Tuğba dosyası hazırlamıştı. “Bu kadın ne iş yapıyor,” diye soruyorlardı dosyayı hazırlayanlar. Film artisti deseniz, kötü bir oyuncu. Şarkıcı deseniz, sesi berbat. Ama her Allah’ın günü gazetelerde, dergilerde. Tabi o vakitler meşhur olmanın kriterleri vardı. Bir vasfı olmayanın meşhur olması tuhaf karşılanırdı. Semraaanımlardan, Fatmaaanımlardan çok çok önce... Eskidendi, çok eskiden...

Ahu Tuğba seksenleri devirirken nihayet bir kaset yaptı da sesini duymak nasip oldu bize de. “Buyur Gel/Mırnık” adını taşıyan bu kaset, Neşe Karaböcek’in firması Altın Plak etiketiyle yayınlanmıştı ve kapak iki adet epeyce açık saçık Ahu Tuğba resmiyle süslenmişti. Şarkılarsa o günlerde çok gözde olan Burhan Bayar stili arabesk eserlerdi. Tabi Ahu hemen her şarkıyı konuşur gibi bir üslupla söylüyor, hatta şarkı söylemekten ziyade dinleyenlerin kulağına şarkı sözlerini fısıldıyordu. Başından sonuna dek on şarkıyı dinlemek doğrusu pek kolay değildi.


Ben en çok kasetin üçüncü şarkısını seviyordum. “Uğurlar Olsun” adlı şarkı aslında son bir dakikasına dek son derece sıradan bir arabesk şarkıydı ama o son bir dakikada birdenbire Ahu Tuğba, alabildiğine şuh bir sesle sevgilisine cilve yapmaya başlıyordu. “Doğru söyle sevgilim, ne kadar çok seviyorsun beni ? Ben seviyorum seni, sen de seviyor musun beni ? Mırnık ? Hı ?” Tüylerim mi ürperiyor, içim mi gıcıklanıyor, dehşete mi kapılıyorum yoksa kendimden mi geçiyorum ayırt edemiyordum ama çok seviyordum bu birkaç cümlelik şımarıklığı. Serde ergenlik vardı tabi.

Ahu Tuğba da bir süre sonra önce sahneden, sonra sinemadan uzaklaştı, defalarca evlenip boşanmaları, eski kocalarıyla kavgaları ve hatta kürkleri bile haber yapılmaz oldu. Yıllar sonra onu Ünlüler Çiftliğinde görünce eski bir dostu görmüş gibi oldum. Onun o hidayete ermiş tavırları, bağışlayıcı, hoşgörülü, yer yer sinirine yenik düşse de hep bir derviş sabrı taşır görünmeye çabalamaları filan nedense bana çok sahici, çok içten geldi. Hiç kızmadım ona, hatta tozlanmış kasetini bulup bir yerlerden, yıllar sonra tekrar dinledim. Sevgilisine “mırnık” diye hitap eden frapan kadının cilveli sesi eskisinden daha da sevimli geldi kulağıma. Yaşlanmaya başladığıma bir kez daha kanaat getirdim.

AŞK-I MEMNU


Müjde Ar deseniz başka bir alemdi. Saçları bildim bileli hep uzun ve siyahtı. Yıllarca bu hiç değişmedi. “Aşk-ı Memnu” dizisiyle hayatımıza girmiş, hemen ardından Fuar kolonyalarının reklam filminde bikinisiyle denizden çıkarak aklımızı başımızdan almıştı. Aslında bu yazıda bahsi geçen ve geçecek diğer tüm isimlerden farklı olarak Müjde Ar, Yeşilçam’ın entelektüel kanadında yer alacak ve elbette kimse onun için “bu kadın ne iş yapıyor” sorusunu sormayacaktı. Tabuları yıktı, öncü, ilerici, yenilikçi işlere imza attı ve adını Yeşilçam tarihine yazdırdı.


Onun film yaptığı dönemlerde Türk sineması hayli zor şartlar altında ayakta durmaya çalışıyordu. Müjde Ar bu yüzden seksi olmanın getirdiği primi akıllıca kullandı. Yeri geldi dönemin tek erotik dergisi Erkekçe’nin kapağını süsledi, yeri geldi Tan gazetesinin uyduruk haberlerine fotoğraflarıyla malzeme oldu ve bu popülerliğini sinemada kalburüstü işlere imza atmak için akıllıca kullandı. Uzun süre sahneye de çıktı, bir çok kez yakında dolduracağı plağıyla ilgili haberler yapıldı ama öyle bir plak hiçbir zaman yayınlanmadı.


Onun nasıl şarkı söylediğini ise yine filmleri sayesinde gördük. “Göl” filminde canlandırdığı pavyon şarkıcısının şarkılarını kendi sesiyle söyledi. “Ah Güzel İstanbul” filminde “Pencereden Kar Geliyor” türküsünü Kadir İnanır’la birlikte enstrümansız söyledi. “Asiye Nasıl Kurtulur” filminde şarkıları yine kendi sesiyle söyledi ve Yeşilçam’da yapılmış birkaç gerçek anlamda müzikal filmden biri sayılabilecek “Arabesk”te, yıllarca uzatmalı bir aşk yaşadığı Atilla Özdemiroğlu’nun bestelerini, annesi Aysel Gürel’in sözleriyle seslendirdi. “Arabesk” filminin o olağanüstü güzel şarkılarının bir “soundtrack” albüm olarak yayınlanmamış olmasına ne kadar üzülsek yeridir.

Sözün özü Müjde Ar’ın bütün şarkıcılık deneyimi sadece filmlerin ses şeritlerinde kaldı. Sesiyle değil belki ama güzelliğiyle yıllar boyu başımızı döndürdü. Benli Meryem, Vasfiye, Asiye, Belinda, Kupa Kızı... Her biri tek başına seksenlerin şahane kadınları arasında sayılabilirdi ki, aslında hepsi sadece Müjde Ar’dı.

AYAĞINDA GÜMÜŞ HAL HAL


Nazan Şoray, çok ama çok ünlü bir ismin kız kardeşi olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilmeden ayakta kalabilmeyi başarmak için çok çabaladı. En az ablası kadar sinematografik bir yüzü vardı ama oyunculukta istediği çıkışı bir türlü yakalayamamıştı. Daha çocuk yaşta iken dönemin en meşhur yıldız fabrikatörlerinden Mahmut Tezcan marifetiyle doldurduğu ilk 45’lik, alabildiğine acıklı iki arabesk şarkıdan oluşuyordu. Ne var ki küçük Nazan’ın bu ilk denemesi pek de başarılı olmamıştı. Yetmişlerin sonlarına doğru şarkıcılığı meslek edinmek isteyen her genç ve güzel sinema artistinin çaldığı ilk kapı Selami Şahin’in kapısıydı (doksanlarda bayrağı ondan Taşkın Sabah devraldı). Nitekim Nazan Şoray da Selami Şahin imzalı “Sana Merhaba Dedim”le şarkıcılık yolundaki ilk ciddi hamlesini yapacaktı.


Baharatlı güzelliği ve hep hülyalı ve mahzun bakan mana yüklü gözleriyle, ne kadar seksi olsa da bir o kadar da masum gelirdi bana Nazan Şoray. Gazinoların en çok iş yapan isimlerinden biri idi. En garantili solist altıydı. Yani hiç plak yapmasa da olurdu. Ama o şarkıcılığı ciddiye aldı ve azımsanmayacak sayıda plak doldurdu. Barış Manço tüm müzik kariyeri boyunca sayılı şarkıcıya beste verecek, bunlardan biri de Nazan Şoray olacaktı. 45 devirli plakların artık satmaz olduğu günlerde piyasaya çıkan “Hal Hal”, o günlerde inanılması güç bir ticari başarı yakaladığı gibi, Nazan Şoray’ın birkaç cümle önce bahsi geçen profiline de tabiri caizse “cuk” oturmuştu. Zaten başından beri Maria Callas olma iddiasında olmayan Şoray, sesinin sınırlarını zorlamayan ama sesindeki burukluğu çok da tadında ortaya çıkaran bu şarkıda Nazo Gelin’in hüzünlü öyküsünü çok sahici kılmış ve bundandır ki “Hal Hal” adeta bir fenomene dönüşmüştü o günlerde.


Nazan Şoray, şarkıcılık işini benim diyen şarkıcıdan aşağı kalmayacak derecede ciddiye alarak yoluna devam etti ve seksenler hatta doksanlar boyunca da sürdürmek suretiyle kendini kabul ettirdi. Bir zaman kapış kapış satın alıp hatıra defterlerimize yapıştırdığımız, bayramlarda seyranlarda eşe dosta yolladığımız kartpostalların kim bilir kaçında esmer güzelliğiyle bize gülümsedi, gazete ve dergilerde gün aşırı yayınlanan boy boy resimleri kim bilir kaç evin duvarlarında poster oldu bilinmez ama, doksanların ikinci yarısından sonra daha sakin bir hayatı seçen Nazan Şoray, seksenler denince hala ilk akla gelen isimlerden birisi.       

ALÇAKTAN UÇAN GÜVERCİN


Serpil Çakmaklı ismi bir televizyon dizisi sayesinde hayatımıza girecekti. Televizyonun tek kanallı olduğu o günlerde ekrana kim çıksa ertesi günü şöhret olurdu. Ondandır ki meşhurluk sevdasında olanlar için televizyon çok ama çok önemliydi. “Alçaktan Uçan Güvercin” dizisinde başrol oynayarak dikkatleri üzerine çeken Çakmaklı, kısa sürede Yeşilçam’ın yeni yüzlerinden biri oldu. O da dönemin şartlarına uyum sağlamakta gecikmeyecek ve dizide canlandırdığı masum genç kızın aksine, açık saçık pozlarıyla gazete ve dergi sayfalarını süsleyecekti.


Ahu Tuğba’nın esmer versiyonu olmuştu kısa sürede. Yetmişler sinemasının iyi kalpli, saf kızlarının yerini artık onlar almıştı. Filmin bir ya da birkaç sahnesinde muhakkak deniz kenarında ya da havuz başında, derin dekolteli bikinileriyle gözüküyorlar, illa ki en moda seksenler şarkılarının çalındığı bir diskoda (tercihen Studio 54) deri kıyafetleriyle dans ediyorlar, sair zamanda ise vatkalı moher kazakları, kabarık kabarık saçlarına taktıkları kelebek tokaları, alabildiğine pembe-mor makyajlarıyla salına salına dolaşıyorlar ve en az yetmişler sinemasının genç kızları kadar masum olduklarına inanmamızı bekliyorlardı.


Serpil Çakmaklı da bir süre sonra sahneden para kazanmayı seçenlerden oldu. Onun için de bugün yarın kaset yapacak dendi, bu hikaye uzadıkça uzadı ve nihayet 1990 yılına gelindiğinde Serpil Çakmaklı’nın “Neşesi Bilir” adlı ilk albümü piyasaya çıktı. Ne var ki seksenlerde yayınlansa belki Çakmaklı’nın süksesi nispetinde ilgi görebilecek albüm, doksanlarda neredeyse hiç ilgi çekmedi. Çakmaklı 1992 ve 2000 yıllarında birer albüm daha yaptı ama belli ki kimse onu şarkıcı olarak bağrına basmaya niyetli değildi. O da neden sonra vazgeçti zaten.


Yıllar sonra Ünlüler Çiftliği programı sayesinde bir zamanlar en büyük rakibesi Ahu Tuğba ile aynı evde karşımıza çıkan Serpil Çakmaklı, seksenlerde hayran olduğumuz güzel yüzünü “botox” marifetiyle tanınmaz hale getirmişse de hala ziyadesiyle alımlıydı ve de çalımlıydı.

AFRODİT


Serpil Çakmaklı-Ahu Tuğba ikilisinin karşısında Banu Alkan-Oya Aydoğan vardı. Banu Alkan tüm kariyeri boyunca neredeyse bir tek elle tutulur filmde oynamamış olmasına rağmen, doksanlarda kendini sinemanın ilahesi ilan etti ve bu durum, mizaha pek meraklı yurdum insanı sayesinde epeyce köpürtüldü, memlekette başlı başına bir Banu Alkan fenomeni oluştu. O mu bizi kandırıyordu, biz mi onu, doğrusu hiç çözemedim. Ama hep beraber pek eğlendik bu süreçte. 


Yusyuvarlak tostoparlak vücudu, çıkık elmacık kemikleri, yarı aralık gözleri, efil efil boyalı sarı saçları ve şekilden şekle giren dudaklarıyla yukarıda sözü geçen bikinili havuz ve deniz sahnelerinin aranılan oyuncusu, doksanlarda karşımıza çıktığında göbeğini nereye gizleyeceğini şaşırsa da hala “doksan-altmış-doksan” olduğunu iddia etmekten geri kalmıyordu.
 
Tabi ortada seksenlerin Yeşilçam’ından eser kalmadığı için geriye sadece şarkı söylemek kalmıştı ve Banu Alkan da “Neremi Neremi” şarkısıyla şarkıcı olarak karşımıza çıkmakta gecikmedi. “Afrodit” isimli bu albüm sonrasında “Dansa Kaldır” diye bir de “single” yaparak şarkıcılık kariyerini sürdürdü. Aynı adlı şarkı “Kaldıramazsan kaldırırlar gülüm,” cümlesiyle müzik tarihine geçerken, Banu Alkan katıldığı televizyon programlarında Yeşilçam’ın soylu kraliçesini oynamaya devam ediyordu. Şarkıların çoğunu tanınmamış bir vokaliste okuttuğu iddialarıyla gündeme gelen üçüncü albüm ise bu satırların kaleme alındığı günlerde hala piyasaya çıkmış değil ki merakla ve sabırsızlıkla beklemekteyim.

SİYAH ESİRE


Banu Alkan’ın rakibesi Oya Aydoğan da seksenlerde hem seksi hem masum kız rollerinin aranılan oyuncusu idi. Onun diğerlerinden farkı, yeri geldiğinde köylü kızı, gariban ve yoksul da olabilmesiydi. Ne Banu, ne de Ahu’yu düşünebilirdiniz böyle bir rolde. Oya Aydoğan biraz da esmer olması hasebiyle olsa gerek daha halktan tipleri de canlandırır ama yine de gazete ve dergilere seksi pozlar vererek dönemin gereklerini yerine getirmekten de geri kalmazdı.

Diğerlerinin aksine hiç ama hiç seksi bulmazdım ben Oya Aydoğan’ı. Bana daha ziyade komik gelirdi o. Yüzünde hep muzır bir ifade vardı, sanki en çıplak halinde bile –ki olsun olsun bikinidir en çıplak hal malumunuz- sanki seksi olmanın parodisini yapar gibiydi.


Çok ciddi ve aklı başında bir müzik dergisi olmasına ve yetmişler boyunca popüler müziğe neredeyse tek başına yön vermesine rağmen, seksenlerde seks furyasından ister istemez nasibini alan Hey dergisinin o günlerde yayınlanmış bir sayısında Oya Aydoğan yılın mayolarını tanıtıyordu. Her mayoya bir isim verilmişti; “Kumsaldaki Kadın”, “Siyah Esire”, “Çıldırtma Beni”, “Bakma Yakarım”. Bu isimler bile başlı başına bir komiklikti aslında benim için ama Oya’nın o pozları kim bilir kaç kişinin rüyalarını süslemişti bilemeyiz.


Nitekim doksanlarla beraber Oya Aydoğan’ı komedi dizilerinde izleyip, çeşitli televizyon programlarında o kendine has konuşmasıyla görünce yanılmadığımı anladım. Hakikaten seksi olmaktan çok, komik, eğlenceli ve esprili bir kadındı o. Yıllar ondan pek bir şey almamış ama üste fazlasıyla vermişti (her manada). Seksenlerde o da sahneye uzunca bir süre çıkmış, ama plak doldurmamıştı. Doksanlarda zaman zaman şarkı söyleyerek geldi ekrana. Bir albüm de yapmış olmalı ama  ben hiç görmedim. Elimde hala onun şarkı söylediği bir kaydın olmaması da beni ziyadesiyle üzmekte.

KONYALI “LADY” ŞERİFE


Güngör Bayrak gösteri dünyasına manken ve fotomodel olarak adım atmıştı. Zayıf ve uzun boyluydu ve bu yüzden alışageldiğimiz etli butlu seksi kadın prototipinin dışında kalıyordu. Ne filmlerde oynadığı roller ne de poz verdiği reklam ilanları ilgimi çekmişti başlarda. Ne zaman ki o günlerde yayın hayatına başlayan Gözde Kadın dergisine kapak oldu, o zaman Güngör Bayrak ismi yerleşti hafızama.


Dönemin bütün şahane kadınlarından daha cesurdu Güngör Bayrak. “Topless” pozlar vermiş, Rita Hayword misali kızıl saçlarıyla aklımı çelmişti. Çok kültürlü ve hatta entelektüel olduğunu söylüyor, kendini diğerlerinden ayrı bir yerde tutuyor, estetik çizgiler içerisinde soyunduğunun da özellikle altını çiziyordu. Gözde Kadın dergisi için yılbaşı süsleri arasında verdiği cüretkar pozlar hakikaten estetik çizgiler taşıyordu. Nitekim Güngör Bayrak yıllar boyu bu snop tarzını korudu ve hatta bu tavır onu “leydi”liğe kadar da götürdü.


Şarkıcılığa gazino sahnesinde başlayan Güngör Bayrak’ın ilk albümü seksenlerde long-play formatında yayınlandı. O günlerde pek revaçta olan Yıldırım Gürses şarkıları, türküler ve arabesk eserlerle her telden çalan plak pek fazla ses getirmediyse de benim hoşuma gitmişti. Nedense asıl işi şarkıcılık olmayanların heves edip şarkıcılığa soyunmaları bana pek sempatik, pek eğlenceli geliyordu o sıralarda. Gazinolarda izleyemediğim sonradan olma şarkıcıları en azından plak ya da kaset vasıtasıyla dinleyebiliyordum ve her defasında hayal kırıklığına uğrasam da en azından eğleniyordum. Nitekim Günögr Bayrak’ın “Telefonumu Bekle” adını taşıyan albümünde “Benim Adım Güngör Bayrak” diye bir şarkısı vardı ki, epeyce bir süre dilimden düşürmemiştim. “Avucunu yalıyorlar, havasını alıyorlar, azıcık soyundum diye, beni cömert sanıyorlar,” cümleleri çok eğlenceliydi mesela. “Benim adım Güngör Bayrak, kalbim temiz içim berrak, çatlasın çekemeyenler, Güngörcüğüm keyfine bak,” cümleleri de ona keza.


Asıl adının Şerife olduğunu kısa süre sonra öğreneceğimiz Güngör Bayrak, şöhretinin zirvesindeyken Avrupalı bir asilzadeyle evlenip “leydi”lik mertebesine yükseldi. O artık “Leydi Berucci” idi. Aman ne malzeme oldu basına bu durum, ne yazıldı, ne çizildi anlatamam. Konyalı Şerife’nin Leydi Berucci’liğe terfi etmesi handiyse bir Külkedisi masalı idi. Tabi Güngör Bayrak bu vesileyle ikinci albümünün adını “Leydi Şerife” koyacak ve artık evli barklı olduğundan kelli bu defa soyunup dökünerek değil, “leydi”liğiyle prim yapacaktı. Türk popunda tekerlemeli şarkıların gırla gittiği doksanların ilk yarısında piyasaya çıkan ikinci albümde, albüme adını veren şarkı, Güngör Bayrak’ın Külkedisi masalını anlatıyordu. 


Sonrasında epeyce bir süre sessiz kalan ve eşinden boşanmış olsa da “leydi”liğin ağırlığını üzerinden atamayan Güngör Bayrak, televizyon dizilerinde eski yıldızları anne rolünde oynatma furyası sayesinde yıllar sonra tekrar oyuncu olarak çıktı karşımıza. Elbette bu anne rolünde de yıllar boyu çizdiği snop çizgiden şaşmamış, sanırım ki bu rol bizzat onun için yazılmıştı.

Yetmişli yıllarda başlayan sinema kariyerlerini seksenlerde sahnelerde şarkıcılıkla sürdürüp bir iki plak yapmayı da ihmal etmeyen Meral Zeren ve Deniz Erkanat, sinemada Ahu Tuğba - Banu Alkan – Serpil Çakmaklı – Oya Aydoğan kare asını epeyce geriden takip etmelerine rağmen gazino sahnesinde “masalı şarkıcı” olabilme başarısını yakalayan Neşe Aksoy, Deniz Akbulut, Saadet Gürses ve Merih Fırat, bilmem hangi memlekette bilmem ne vakit yapıldıysa artık, manasız bir yarışmada “ideal kadın” seçilerek gündem teşkil edip, sonrasında şarkıcılığa terfi eden Nazan Saatçi, emsallerine nispetle popüler müzikte iyi kötü bir yer edinmelerine rağmen çeşitli sebeplerle arkasını getirememiş Sevda Karaca, Gülistan Okan, Neşe Alkan ve daha niceleri...

Hepsi alabildiğine renksiz ve ruhsuz geçip gitmekte olan seksenli yıllar boyunca bizi oyaladılar. Onlar sayesinde canımız daha az sıkıldı, içimiz daha az karardı, kim bilir belki de hep birlikte daha kolay atlattık o “zor yıllar”ı. Onlar seksenlerin şahane kadınlarıydı. Hepsine bu vesileyle gönülden bir saygı selamı.  

KASIM 2005


2 yorum: