Bu Blogda Ara

19 Aralık 2012 Çarşamba

Acıların Kadını (8.Bölüm)

“SON TAKSİT ALTI KURŞUN”*

*(Bergen’in ölümüne dair 15 Ağustos 1989 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlanan haberin başlığıdır.)

“Yaşamak ıstırap sevilen zalim
Artık yaşamaya kalmadı halim
Neyim varsa benim hepsini alın
Benim için ölmenin zamanı geldi”

“Zamanı Geldi”
Söz: Cengiz Tekin
Müzik: Cengiz Tekin
(“Giden Gençliğim” albümünden)


Gazeteci Sevan Çamlıca’nın Bergen’in ölümünden sonra Müzik Magazin dergisinde yayımlanan “Hızlı Yaşadı Genç Öldü” başlıklı yazısından (Sevan Çamlıca Bergen’le gazeteci ve ünlü ilişkisinin ötesinde bir arkadaşlık yaşadığı için bu yazıda onun hayatına dair pek bilinmeyen ayrıntıları aktarıyor. Bu yüzden yazıdan uzunca bir alıntı yaptım. Alıntıda noktalama işaretleri de dahil olmak üzere hiçbir düzeltme yapmadım): “Nişantaşı’nda, eski bir apartmanın bodrum katında bir gece kulübü vardı. Adı Starlight’dı… Küçük bir pisti, Amerikan barı, gülünç denilecek derecede de bir kulisi vardı. Yani sanatçıların soyunup giyindiği yer. İnsanın içeri girerken başını vurmaması işten bile değildi.

İşte Bergen’i 1986-1987 yıllarının başında orada tanıdık… Doğrusunu isterseniz bir kova kezzap yemiş bir kadını görmek, gazeteci bile olsanız ilginç geliyor.


İki büklüm olarak fermuarını çekmekte olan Bergen, çok güç durumda olmasına rağmen yine gülümsüyordu… Ve “Merhaba” diyordu… Arkasından ise sahneye çıkıyor ve gece kulübünü tıklım tıklım dolduran insanlara müzik ziyafeti çekiyordu…

Bergen için bir çokları alkolik derdi… Günün her saatini içkiyle geçiren, içkisiz yapamayan bir kadın olarak tanırlardı… Oysa doğru değildi bu… Evet Bergen içki içerdi… Ancak sahneye çıkmadan önce ve sahneden indikten sonra, belli ölçülerde… Çok özel durumlar dışında bu, yarım şişe viskiyi kesinlikle geçmezdi… Bunun nedenini sorduğumuz zaman da, ünlü arabeskçi şöyle cevap verirdi: “Korkuyorum. Sahnede birisi bana çiçek vermek için bile gelirse, sanki bana saldıracak gibi geliyor. Oysa içki içtiğim zaman bana cesaret geliyor. Bunun için içiyorum…”


Bunun dışında Bergen’i ne zaman gördüysek, ağzına içki koyduğuna rastlamadık… Öldürülmeden önce son olarak İstanbul’a geldiğinde kocası …..’le beraber Kumkapı’da bir lokantaya gitmiştik. Eski kocasıyla biz rakı içmemize rağmen o sadece gazoz içmeyi yeğlemişti…

Belki birçoklarına abartılı gelecek ama Bergen, tipik bir ev kadınıydı… Annesiyle beraber oradan oraya koşturuyor, yaşam mücadelesi veriyordu… Bir gözünü kaybetmesine rağmen yine de içindeki yaşama arzusu, mutlu olma çabası vardı “Acıların Kadını”nın… Başka ilişkileri olmuştu ama yine de içinden hayatını karartan adamı söküp atamamıştı… Belki “Korkuydu bu” diyenler olabilir ama korku filan değildi…


Bir otel odasında en az 4-5 saat istenmeyen bir insanla konuşulur mu?.. Niğde cezaevi gibi küçük bir yerde telefona yarım saat geç geldiği için sabık kocası …..’e isyanları oynayabilir miydi sevmeyen bir kadın?.. Arkasından, her kadın gibi birkaç tatlı sözle yumuşayıp, saatlerce sevdiği adamla konuşabilir miydi?.. Oysa bu adam onun hayatını mahvetmişti… Bir anda yaşama sevincin, kaybetmişti, genç yaşında vücudunun birçok yerini tanınmayacak hale getirmişti… Bu yüzden denize bile giremiyordu genç kadın… İnsanların yüzüne bakamıyordu?..

Güneyli olduğu için acıya, baharata düşkündü Bergen. Ayrıca acı biberin sesi açtığına da inanırdı… Tabii sahneye çıkmadan önce her zaman acı biber bulmak mümkün olmadığı için, mutlaka viski bulundururdu… Peki ya sonra… Yani sabaha karşı…


Evet işte Bergen’in sabaha karşıları hiç belli olmazdı… Çoğu defa da olay dolu… Bir defasında sabahın beşinde Lutesse gece kulübünde programdan indikten sonra oraya gelen ensesi kalın bir müşteri yanında getirdiği dansözü sahneye çıkarmak istemiş, Bergen de bunun farkına vardığından kıyametler kopmuştu… Bergen’i tutabilene aşk olsun…

Bir gün sahnede şarkı söylerken jest olsun diye ayağına atılan bir vazo “Acıların Kadını”nın sinirlerini bozmuş, alkolün de etkisiyle elindeki mikrofonu vazoyu atan kişinin kafasına vurmuştu… Ve kan bir türlü durmamıştı…


Aynı gece Bergen ve annesi yeraltı dünyasının ünlü isimleriyle köşe kapmaca oynadılar… İsteyerek de yapmamıştı Bergen ama kan akıtılmıştı… Olay, sonunda güçlükle tatlıya bağlandı…

Yine bir gün konser dönüşünde birbirine giren kırk-elli kişilik bir grubun içine dalmış ve tek başına dağıtmıştı kalabalığı… Polisin bile yapamadığını “Acıların Kadını” yapmıştı… Elleri sopalı, gözlerini kan bürümüş kalabalık bir anda dağılmıştı… Adapazarı’nın Karasu ilçesinde geçmişti bu olay.

Bir Samsun konserinde kendisini izlemekle görevliydik. Fikri kendisi ortaya atmıştı, röportaj resimleri için kış ortasında denize girecekti… Matine bittikten sonra terli terli taksiye bindik ve Samsun’un bir hayli uzağına bir sahil kıyısına gittik… Annesi, taksi şoförü ve biz… Üzerimizden çiseleyen yağmura rağmen denize girdi, poz poz fotoğraflarını çektik ve otele döndük…


Bergen o akşam İstanbul’a dönerken aniden ateşlenmişti… Titreyerek inliyordu… İşin kötüsü, aynı gece sabaha karşı İstanbul’da programa çıkacaktı… Sıcak çorbalar, limonlu çaylar derken sabahın üçünde İstanbul’da sahne almış ve program yapmıştı Bergen… Kısacası işine son derece saygılıydı…

Annesi Sabahat Çakır, böylesi günlerde hiçbir zaman kızını yalnız bırakmadı… Gazinosu, gece kulübü, ekstrası, düğünü… Kızının tuvaletiyle, ona uygun ayakkabısıyla, görmeyen gözünün üzerine koyduğu bantıyla ve onun üzerine serptiği pullarıyla, her şeyiyle ilgilendi… 

(Aşağıdaki video, Bergen'in bugüne ulaşabilen sayılı görüntü kaydından biri. Bir özel gecede çekilmiş bu görüntüde Bergen'in annesinin kızı sahneye çıkarken kulis kapısında beklediği görülebiliyor.)


Belkıs Akkale ve Hayri Şahin’le çıktığı Amerika konserinde annesine vize alınmadığı için Atatürk Havalimanı’nı birbirine katmıştı Bergen...

13 Ağustos 1989 gecesi Kayseri Fuarında son kez sahneye çıkıyor Bergen; elbette bunun son kez olduğunu bilmeden… 

Bergen’in ölümünden sonra annesi Sabahat Çakır’ın hastanede yatarken Günaydın gazetesi muhabiri Sedat Bozkurt’a anlattıklarından: “Bergen’in Kayseri’de programı vardı. ….. kaldığımız otelin önüne gelip “Bana dönmezsen hepinizi öldüreceğim,” diye tehditler savurdu. Bu tehditleri sık sık duyduğumuz için fazla önemsemedik.”


O gece konser sonrası Mersin’deki evlerine dönmek üzere yola çıkıyorlar. Sabah olmak üzere. Gün neredeyse ağaracak. Ağır, puslu, serin bir Ağustos sabahı… Koyu kıvam sessizlikte Ağustos böceklerinin cırıltılarından başka bir şey duyulmuyor.  

“Mersin’e dönerken ….. üvey kardeşi ile gelip yolumuzu kesti. Bergen’in arabası tamirde olduğu için taksiyle gidiyorduk. Şoför korkup durdu. Bergen tartışmanın büyümemesi için …..’in arabasına geçti. Bir süre sonra yol üzerindeki bir lokantada mola verdik.”

Birkaç gün sonra bütün gazetelerin manşetlerinde adı ve fotoğrafları yer alacak o mola yeri, Tarsus’un Çamaltı mevkiindeki Aspava lokantası. Saat sabaha karşı beşe geliyor. Lokantada çalışanlardan başka kimse yok.

“Ben, Bergen ve ….. bir yere oturduk. Diğerleri ateşin başında bekliyorlardı. ….. Bergen’e “Bana dön,” diye ısrar ediyordu. Kızım ise …..’i kesin olarak istemiyordu.”

Kim bilir kaçıncı kavga, kaçıncı tartışma bu. Kim bilir kaçıncı kez bu defa kesinlikle geri dönmeyi düşünmüyor Bergen. Meydan okuyor yine. Aşka boyun eğen kadın, öfkeyle meydan okuyor. Bir yandan tartışıyorlar, bir yandan Bergen’in gözlerinin önünden yıllardır yaşadıkları gelip geçiyor.


Çocukluğu… Mersin’deki yoksul hayat… Anne babasının kavgaları… Sonra annesiyle beraber Ankara’ya gidişleri. Yokluk içinde geçen Ankara günleri… Buz tutmuş kaldırımlarda, üzerindeki incecik, eski paltoyla titreye titreye okula gidişi. Geceleri uyudukları odada kömür sobası sönmeye yüz tutmuşken, kalın yorganların altında kurduğu çocukluk hayalleri… İlk aşkı, ilk hayal kırıklığı… Feyman gece kulübünde alkışlarla ilk tanışması… Adana’daki pavyon… Şu karşısında öfkeyle haykıran, aylardır onu ölümle tehdit adam o mu gerçekten? Adana’daki pavyonda tanıştığı, birlikte bir ömür geçirebileceğine inandığı o adam?..

Yükselen sesleri, bağırışları çınlıyor sabahın sessizliğinde. Uzaktan bakıyor lokantadaki garsonlar, annesi ve eski kocasının üvey kardeşi. Ne yapabilirler ki?.. İki öfkeli aşığın arasına nasıl girilir, ne denir ki?..


İzmir’deki pavyonun kapısında yüzüne atılan kezzabın acısını hissediyor iliklerinde Bergen. Hastane odalarında geçen kabus dolu geceler, günlerce görmeyen gözleri… Bitmek bilmeyen ameliyatlar… Gözlerinden dökülemeyen yaşların içine içine akarak ruhunu damla damla zehirlediği günler, geceler…

İstanbul’a ilk gidişi… Saatlerce şarkı söylediği, ayakta alkışlandığı gece kulüpleri, gazinolar… Önceleri acıyarak, sonraları hayran hayran bakan gözler… Başından aşağı dökülen gül yaprakları, kulisteki odasını dolduran çiçekler, patlatılan şampanya şişeleri… Ona tek gözü kör, vücudu yaralı bereliyken bile âşık olan erkekler… Peşinde koşanlar, hediyeler gönderenler… Ve onun her şeye rağmen vazgeçemediği o bir tek erkek… Şu karşısında duran, bağırıp çağıran, tehditler savuran öfkeli adam… Hani cezaevinin görüş yerinde saçını okşayan, tek gözünün bebeğine sevgiyle, şefkatle bakan adam… Doğacak bebeğini bekleyen bir anne gibi, hapisten çıkmasını beklediği, uğruna her şeyi göze aldığı, herkesi karşısına aldığı adam…

Daha birkaç saat önce, Kayseri’de, sahnede şarkılar söyleyen, onu dinlemeye gelenleri kâh hüzünlendirip kâh eğlendirerek mest eden kadın o değil sanki. Şimdi yorgun, şimdi bitkin, şimdi çaresiz… Hem oracıkta bırakıp gitmek, bir daha yüzünü görmemek, hem de şu anda sıkı sıkı sarılıp, ölene dek ayrılmamak istediği adam aynı kişi çünkü… Karmakarışık duyguları, kalbi… Yıllardır, çok uzun yıllardır karmakarışık…


“Kızım sırtını arka taraftaki çiçeklere dönüp, “Artık her şey bitti, sana dönmem!” dedi.  Bu lafı duyan …..’in birden gözü döndü. Belinden bir tabanca çıkardı. Önce ayaklarına, düşünce de üzerine ateş etti. Avazım çıktığı kadar bağırıp yardım istedim. Bu kez beni susturmak için tabancayı bana doğrulttu ve ateşledi. Bizi kanlar içinde bırakıp, üvey kardeşi ile arabaya binip kaçtılar.”


Daha sonra polis tarafından ifadeleri alınacak görgü tanıkları katilin arabasına binerken “Çektiklerim artık yeter. Bu sefer beni yakalayamayacaklar. Kuş olup uçacağım.” diye bağırdığını anlatıyorlar.


İnsan eliyle yazılmış alın yazısının son noktası, bir Ağustos sabahı güneş henüz doğmuşken, şehirlerarası bir yolun ıssız mola yerlerinden birinde duyulan altı el silah sesiyle konuyor. Bergen Tarsus Devlet Hastanesine götürülmek istenirken aşırı kan kaybından yolda can veriyor. Annesi Mersin’de bir hastaneye kaldırılarak acilen ameliyata alınıyor.


Bergen, plakçısı Yaşar Kekeva dışında müzik camiasından kimsenin katılmadığı bir törenle Mersin Akbelen mezarlığında sessiz sedasız toprağa veriliyor. 


Hastanede yatan annesi onun öldüğünü çok sonra öğreniyor. Gazetelerde olayın yankıları bir süre devam ediyor. Onu tanıyan tanımayan, herkes bir şeyler söylüyor. Bu ani ve yersiz ölüm yakıyor herkesin canını. 


Fotoğraf Garip Özdel arşivindendir.
Şarkılar bir kez daha hayatla kesişiyor, hayat bir kez daha şarkıların içinden geçiyor. Ölümünden sonra yayımlanacak albümlerinden birinde yer alan “Yazık Oldu Ömrüme” şarkısının, yahut “Garibin Çilesi Mezarda Biter”in, ya da ölümünden önce yayımlanan albümlerinden birinde söylediği “Canım Dediklerim”in hayatıyla bu kadar benzeşmesini, ömrüne yazık olmasını, çilesinin ölünce bitmesini, canı dediğinin canını almasını açıklamaya kelimeler yetmiyor. Bergen sevgisinin bedelinin son taksitini altı kurşunla ödüyor.


Bergen hayattayken kaydedilmiş ve albümlerine konulmamış şarkılar, 1990 yılının Ocak ayında “Giden Gençliğim”, Ağustos ayında “Garibin Çilesi Mezarda Biter” ve 1991 yılının Ağustos ayında "Son Ağlayışım" adlı albümlerle piyasaya veriliyor.



Yaşar Plak 1990 yılında Bergen’in “Kardeşiz Kader” albümünü de yeniden basarak külliyatı tamamlıyor. Aynı zamanda Bergen’in bütün albümleri birer birer CD formatında da piyasaya sürülüyor. Yaşar Plak CD baskılarını duyurmak için 2000 yılında “Acıların Kadını” şarkısına Bergen’in elde var olan görüntülerinden oluşturulmuş bir de klip hazırlattırıyor ve bu Bergen’in ilk ve tek klibi oluyor.


1994 yılında ise Barış Müzik etiketli “Seni Vurmayan Ölsün adında bir konser kaydı kaseti yayımlanıyor. (2005 yılında Uzelli Plak tarafından tekrar basılan ilk albümü dâhil diğer bütün albümleri halen satılmakta olan Bergen’in kötü bir kayıtla ve muhtemelen yasal izinler alınmaksızın basılan bu kaseti bugün artık piyasada bulunmuyor.)

Fotoğraf Garip Özdel arşivindendir.
(Yukarıdaki fotoğrafta görülen, Bergen için yaptırılan ilk mezar taşıdır. Bergen'e bir ağıt yakarken katiline de beddua eden bir manzumenin bulunduğu bu mezar taşı daha sonra ailesi tarafından değiştirilmiştir. )



1995 yılında Canan Gerede’nin yönetmenliğinde, Bergen’in hayatını anlattığı iddia edilen “Aşk Ölümden Soğuktur” adlı film çekiyor. Başrollerini Canan Gerede ve Kadir İnanır’ın paylaştığı bu film, tıpkı başrolünde Bergen’in oynadığı film gibi, kezzap olayı dışında onun gerçek hayatını anlatmaktan çok uzak kalıyor. Hatta filmin galasına gelen Bergen’in eski kocası (ve katili), gala gecesi bu filmin Bergen’le ve kendisiyle hiçbir ilgisi olmadığını söyleyerek olay çıkarıyor.


Cinayetin cezası mı?..

Cinayetin ardından yurt dışına kaçan katil, Almanya’da yakalanıp Türkiye’ye iade edildikten sonra yargılanıyor. 15 yıl hapse mahkum oluyor. Ne var ki Almanya’da mahkûm kaldığı süre ve önceki mahkûmiyetinden alacağı düşülünce ve üzerine 'iyi hal' de konunca sadece 7 ay hapis yatarak 13 Mart 1992 günü serbest bırakılıyor. Vicdan adalete bir kez daha yenik düşüyor.

Fotoğraf Garip Özdel arşivindendir.
Cezaevinden çıkar çıkmaz Bergen’in Mersin’deki mezarını ziyaret edip ondan af dileyen ….. 2006 yılında Evet gazetesine Bergen’in ölümü hak ettiğini ileri süren bir demeç veriyor. Peşini bırakmayanın Bergen olduğunu, ondan kurtulmaya çalıştığını, asıl öldürmek istediği kişininse Bergen’in annesi olduğunu iddia ediyor.


Bergen’in katilinin 14 Şubat 2010 tarihinde Hürriyet gazetesinin sevgililer günü nedeniyle yayımlanan özel ekinde yer alan mektubundan: “ Dostum, ‘‘Sevgi’’ deyince, hemen aklına bizim Sevgi gelmesin. Hani o hepimizi yaşama bağlayan, ta yüreğimizden duyduğumuz sevgi var ya. Sana ondan bahsedeceğim. Hani kimi ‘‘aşk’’ der ya, ondan. O olmasa herhalde yaşayamazdık. İnsana, doğaya, hayvanlara, yaşama sevgi olmasaydı, hayat bu kadar güzel olabilir miydi? Ben hayvanları, doğayı, dolayısı ile insanları seviyorum. Her insanın yaşamında hatalar olabilir. Ben de, sen de yapmadık mı? Bir anlık öfke, kızgınlıkla insanları kırmadık mı? Hepimiz hata yapabiliriz. Bir tane hatasız kul gösterebilir misin? Önemli olan hataları görüp, onarmaya çalışmak değil mi?..”

Fotoğraf Ali Yatkın arşivindendir.
Bergen’in kuaförü Ali Yatkın tarafından www.demirkulak.com sitesi için kaleme alınan yazıdan (yazıda benim tarafından birkaç düzeltme ve değişiklik yapılmıştır): “İlk sen değildin “Acıların Kadını” olan, senden önce de vardı. Maalesef senden sonra da hâlâ boşandığı eşi tarafından yüzüne asit dökülerek iki gözünü kaybeden kadınlar, 10 yaşında zorla evlendirilen, babasının tefecilere olan borçlarına karşılık, 13 yaşında kocaya verilen çocuklar, namusu temizlensin diye tecavüzcüsüyle zorla nikâh kıyılan genç kızlar var… Ve kanunlarımız bunlara karşı hâlâ çaresiz. Evet hâlâ “Acıların Kadınları” var!”


DEVAM EDECEK (Yazının devamını aşağıdaki linki tıklayarak okuyabilirsiniz.)

6 yorum:

  1. çok güzel bir yazı dizisi olmuş şimdiye kadar okuduklarım içinde en kapsmlısı olmuş. sanatçının hayatta iken kullandığı sahne kıyafetleri ves eşyaları hakkında da araştırma yapar mısınız bir de tüm sütüdyo fotolarını Erol Atar çekmişti ya
    hiç yayınlanmamış elindeki arşivindeki fotolardan temin edip burada paylaşamaz mısınız
    Hasan Açıkgöz hacikgoz70@hotmail.com

    YanıtlaSil
  2. kurban kesme hapis cikisi allah belani versin lan dinide boyle seylere kulandiniz ya..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. SEVGİLİ YAVUZ HAKAN,BİR HİKAYE BU KADAR GÜZEL AKICI YAZILIR.TEBRİK EDERİM.BİR HAYAT BÖYLESİ Mİ ACI OLUR VE TÜM ACILARA NE KADAR DİRENÇ GÖSTERİLMİŞ HAYATI PAHASINA PES...MÜZİK YAŞIYORMUŞ GİBİ BÖYLESİ GÜZEL NASIL OKUNURR GÖRÜYOR DİNLİYORUM.HELE "GARİBİN ÇİLESİ ÖLÜNCE BİTER"(BU DÜNYADA)BİR DİNLEMEYE BAŞLADIM MI BELKİ 15 DEFA DİNLİYORUM TABİ BESTE GÜFTESİ DE İYİ.RAHMETLİ DİNLETİYOR VESSELAM.22/05/2013-MÜŞTEBA OKUYUCU-ANKARA-EBK

      Sil
  3. yıl olmuş 2015 halen aynı vakalar bitmiyor devletin acizliği kanunların güncellenmemesi eksikliği bu olayrı bitirmeyecek gibi görünüyor daha kaçtane bergenler vereceğiz toprağa belli değil.bergeni tanıdıktan sonra eşime olan sevgim arttı merhamet duygusu sardı her yanımı allah kimseye yaşatmasın böle acılar

    YanıtlaSil
  4. gani gani rahmet diliyorum ablama

    YanıtlaSil
  5. Okuyan bircok kisi bergen sahnelerden bi kadindi pavyonlarda sahne aldi kirip dizini otursaydi oda kasinmis diyenler olacak bergen hic calismayan bir kadinda olsaydi tezgahtarda olsaydi yine ayni seyleri yasiyacakti çünkü o adam hastalikli bir aşk la sewmis buna sewgide aşkda denmez ya yasalarimizda işte ortada halen degisen bisi yok halen biz kadinlar ölüyoruz o serefsizlerde ellerini kollarini salliyarak geziyorlar ve kendilerini namuslu görüyor bu namussuz adamlar

    YanıtlaSil