Bu Blogda Ara

21 Aralık 2014 Pazar

Bergen'in Romana Dönüşen Hayat Hikâyesi


(Armağan Tunaboylu tarafından yapılan bu röportaj, www.bugunbugece.com adlı internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Bergen denince kimilerinde müstehzi, kimilerinde hüzünlü bir ibare akla gelir: acıların kadını. Arabesk müziği sevenlerin baş tacı yaptığı isimlerin başında gelir Bergen. Hem acılı şarkılarıyla hem de acılı yaşamıyla. Müzik yazıları yazan Yavuz Hakan Tok'un ilgisini çekmiş, hiç karşılaşmadığı Bergen'in hayatını araştırıp bir roman haline getirmiş: Acıları Kadını Bergen. Alfa tarafından basılan kitap geçtiğimiz günlerde hem kitap hem de Bergen'i sevenlerle buluştu. Kitabın yazarı Yavuz Hakan Tok'a kitap hakkında bir kaç soru sorduk, o da sorularımızı tevazuyla ve samimiyetle yanıtladı.

Bergen hayatınıza nasıl girdi?

1986 yılında piyasaya çıkan ve büyük gürültü koparan “Acıların Kadını” kaseti herkes gibi benim de ilgimi çekmişti. Arabesk müziği keşfettiğim bir dönemdi ve Bergen’in sesini çok sevmiş, hikâyesinden de etkilenmiştim. O zamandan beri dinler ve severdim zaten. Hayat hikâyesini bir romana dönüştürme fikri ise Bergen hakkında bir müzik yazısı yazma fikriyle başladı.

Hiç karşılaştınız mı?

Hayır, hiç karşılaşmadım. Ailem İstanbul dışında yaşıyordu ve ben tek başına gazinoya, gece kulübüne gidemeyecek kadar küçüktüm.


Bergen üzerine yazmaya ne zaman karar verdiniz?

Şarkıcılar hakkında biyografik yazılar yazmayı seviyorum ve bunu çok defa yapmıştım. Yaklaşık üç yıl önce Bergen’in yıllar sonra yeniden basılan plağını aldığım gün hakkında bir yazı yazmaya karar verdim. Tesadüf, o gün 14 Ağustos’tu ve onun ölüm yıldönümü olduğunu öğrenmem beni çok etkiledi. Romana dek gidecek süreç o gün başladı.

Bergen’in müziğini sever miydiniz?

Dönem itibarıyla aranjman tabir edilen müzik türüyle büyüdüm ama arabeske de büsbütün ilgisiz değildim. Ancak ‘80’lerin atmosferi arabeskin daha fazla ön plana çıktığı bir süreci beraberinde getirmişti. O yıllarda Orhan Gencebay, Müslüm Gürses ve benzerlerinin yanı sıra Bergen de dinlediğim arabesk şarkıcılarından biri olmuştu. Sesini özel bulurdum ve yıllardır benim için yeri ayrıydı. Bunda söylediği şarkıların hayat hikâyesiyle örtüşmesinin de payı vardır kuşkusuz.


Kitabı hazırlarken kimlerle görüştünüz? Sizce ne kadarını anlattılar?

Müzik çevrelerinden onu tanıyan birçok kişiyle görüştüm öncelikle. Ancak bildiklerimin haricinde çok özel bilgilere ulaştığımı söyleyemem. Doktoru ve kuaförüyle yaptığım görüşmelerin hikâyenin akışına katkısı oldu. Bergen’in çocuğu gibi sevdiği yeğeni Esra ve Esra’nın ailesi (yani Bergen’in en büyük ablası, eniştesi ve diğer yeğenleri) ile tanışmam ise benim için o güne dek gazete ve dergi haberlerinden toparladığım hikâyenin gerçek hayata dönüştüğü an oldu. Bergen’in ölümünden sonra ondan kalanlar Esra’daydı ve o albümlere, fotoğraflara, kendi el yazısıyla yazılmış notlara dokunmak, yaşadığı evi, sokakları, mezarını görmek hikâyenin gerçeklik duygusunu pekiştirdi. Herkes kendi bildiği kadarını anlattı elbette ama nihayetinde bu bir romandı ve ben elbette roman kurgusu içinde gerekli bulmadığım detayları kullanmadım.

Nasıl bir yöntem ya da yol izlediniz?


Öncelikle Bergen’in hayat hikâyesinin bir kronolojisini çıkardım. Yıl yıl ve ay ay ne yaptığını, hangi şehirde olduğunu, nerede sahneye çıktığını belirledim. Hikayedeki kilit noktaları ve romana girecek detayları  bu kronoloji üzerinden kısa sahneler şeklinde ve o sahneler içerisindeki “flash-back”lerle kurguladım. Bu romanın kitap okuma alışkanlığı olmayan bir kesimin de ilgisini çekeceğine inanıyordum ve onları yakalamanın yolu yüksek tempolu bir televizyon dizisi mantığında kurgu yapmaktı. Bir yandan da hikâyenin ajitasyona çok müsait bir yapısı vardı ve bundan da kaçınmak istiyordum. Bu nedenle anlatıcı olarak taraf tutmamayı, kahramanın yaşadığı acıları ağdalandırmamayı tercih ettim. Hikâye zaten ’70 ve ‘80’li yılların gazino, pavyon, gece kulübü dünyasının tam içinden geçiyordu. Ben buna o yıllara dair başka detaylar da ekledim. Elektrik kesintileri, yakıt sıkıntıları, sokağa çıkma yasakları, Lady Diana ve Prens Charles’ın düğünü, şehirlerarası otobüslerde sigara içilmesi gibi… Bir de kahramanların kullandığı dil çok önem verdiğim bir detay oldu. Tamamen o yılların dilini kullanmaya gayret ettim. 


Çalışmalarınız nasıl bir sürece yayıldı?

Blogum için hazırladığım yazı dizisi yaklaşık 4-5 aylık bir süreçte ortaya çıkmıştı. Kitaba da bu yazı dizisi temel oldu zaten. Kitabın yazılışı ise tam bir yıl sürdü. 

Kitaplaşma sürecine geçişte, bir belgesel ve kurgu arasında nasıl bir tercih yaptınız?

Kitabın bir roman olmasına karar verdiğim noktada elimdeki malzeme ile bunu rahatlıkla yapabilirdim. Ancak ben araştırmalarımı derinleştirip, aileyle de irtibata geçip hikâyenin bilmediğim detaylarını da öğrenmeye çalıştım. Evet, bir kurgu roman olacaktı ama gerçeklere mümkün olduğunca yakın olmasını istiyordum. Nitekim öyle de oldu. Elbette her detaya ulaşmak mümkün değildi. Mesela Bergen’in kocasına mektuplar yazdığını biliyordum ama bu mektuplar ortada yoktu. Neler yazabileceğini, nasıl bir dille yazabileceğini hayal ederek ben yazdım o mektupları. Romanı okuyanların kurgu ile gerçeğin ayrımını yapamadıklarını görüyorum şimdi. Mektupların gerçek olduğuna inanan çok kişi çıktı mesela. Amacım tam da buydu aslında.

Kitap kuru kuruya bir roman değil. Detaylarla bezeli. Sanki siz de oradaymışsınız gibi… Edebiyatla aranız nasıl?

Okuma sevgisiyle büyütülmüş bir kuşağız biz. Ortaokul yıllarımda çalar saati okul saatinden bir saat öncesine kurup, okula gidene dek kitap okuduğumu bilirim. Elime ne geçerse okurdum. Babamın kütüphanesindekiMike Hammer, Arsen Lupen kitapları da olurdu bu, sokağımızdaki kırtasiye kitap satan dükkândan aldığım Halide Edip, Reşat Nuri, Yakup Kadri romanları da. Hâlâ da iyi bir okuyucuyumdur. İster istemez kaleminize dokunuyor bu birikim tabii. Müzik yazılarımdan edebi tat aldığını söyleyen de çok olmuşturyıllardır ama bu hikâye kendi kendini romanlaştırmasaydı şayet, bir roman yazmaya cesaret eder miydim, ona emin değilim.


5. soruda ne kadarı anlatıldı diye sormuştum. Eminim ki siz de anlatılanların bir kısmını yazmadınız. Bunlar daha ileride anlatılacak mı?

Ben bir şarkıcının ama her şeyden önce, yaşamı boyunca şiddet gören ve sonunda öldürülen bir kadının hikâyesini anlattım. Bu benim okuduklarımdan, duyduklarımdan yarattığım ve benim de şahit olduğum bir dönemin anıları, duyarlılıkları içinden geçirerek yazdığım bir hikâye. Bu benim Bergen’im de diyebiliriz. Elbette birileri de çıkıp aynı hikâyeyi bambaşka bir şekilde yorumlayıp yazabilir. Mesela hikâyenin diğer tarafında duran kişi için belki de hiç benim anlattığım gibi değildir yaşananlar. Nihayetinde bu bir edebi eser, bir belgesel roman; bir biyografi kitabı değil.  

Klasik bir son soru: sırada ne var?

Yayıneviyle anlaşması gereği belirli periyotlarla kitap yazan, yazmak zorunda olan yazarları hiç anlamam. Sanırım ben yeni bir hikâyeyi arayıp bulmak yerine, tıpkı bunda olduğu gibi bana kendiliğinden gelmesini bekleyeceğim. O yüzden şimdilik bir planım yok. Ama kitap hakkında yazılan ve söylenenler bana bunun ilk ve son kitabım olmayacağının müjdesini verdi. Sadece bu kadarını söyleyebilirim.


EKİM 2014 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder