Bu Blogda Ara

Emel Müftüoğlu

“YOKSA EMEL GERÇEKTEN KEZBAN MIYDI ?”


Sene 1994. Aylardan Kasım. Sabah saat yedi, bilemediniz sekiz. İsli puslu, ıslak, insanın iliklerine işleyen türden soğuk bir sabaha uyanmış İstanbul. Boğaz Köprüsü trafiğinin en karambol saatlerinde, o zamanlar rengi turuncu olan belediye otobüslerinden birinin marifetiyle güç bela kendimizi Avrupa yakasına atmışız. Dört bir yanı gökdelenlerle çevrili Levent’in, şehrin göbeğinde bir vaha gibi kalmış eski sokaklarından birinde, bahçe içerisinde üç katlı bir villanın kapısı önündeyiz. Kapı zilinde sadece F ve T harfleri var.

Bahis konusu villanın çatı katında geçirdiğimiz birkaç saatten sonra ofis bürolarının olduğu orta kata iniyoruz. Birazdan aşağıdaki kapı çalacak ve Şirvan Kebap’tan sipariş verdiğimiz dürüm dönerler, orta sehpasının üzerinde buram buram tütmeye başlayacak. Burası Fuat Güner ve Turgut Berkes’in ortak sahibi oldukları stüdyo. Daha doğrusu stüdyolar kompleksi. Zira üç katlı binanın muhtelif katlarında farklı hacimlerde ses kayıt stüdyoları mevcut. Sözgelimi bizim çalıştığımız çatı katı stüdyosu, o günün şartları içerisinde hayli gelişmiş ekipmanla donatılmış olmasına karşın konum ve yüzölçümü itibariyle daha az iddialı işlerin kotarıldığı bir yer görüntüsünde. Oysa giriş katındaki kocaman bir kumanda masası ve her iki yanı camekanlı devasa bir kayıt odası bulunan stüdyo çok daha profesyonel görünüyor. Neyse ki biz zaten daha az iddialı bir işin peşindeyiz.

O gün FT stüdyolarında sebebini çözemediğimiz bir telaş var. Kapı zili çalalı çok oldu ama sipariş verdiğimiz dönerler bir türlü üst kata ulaşmıyor. Binanın ahşap zemin döşemelerinde kedi bile yürüse sesi duyuluyor ki aşağı kattaki koşuşturmaca duyulmayacak cinsten değil. Karnımın açlığı bir yandan, merak bir yandan derken kendimi aşağı kata dönerek inen merdivenlerin gıcırtılı basamaklarında buluyorum. Kafamı uzatmam yetiyor evin giriş katının bekleme odası görünümlü koridorunda bir arada duran insanları görmeme. Kimi ayakta, kimi koltuklardan birine oturmuş, kimi kapıdan çıkmak üzere. Bir telaştır gidiyor. Seçebildiğim yüzler arasında Emel Müftüoğlu, Sertab Erener, Levent Yüksel, Onno Tunç ve Sezen Aksu var. Merdivenlerden aşağı nasıl düşmediğime hala hayret ederim.

Takip eden birkaç gün, Emel’in bir Sezen Aksu prodüksiyonu olacak yeni albümü için bir araya gelmiş bu ekiple, aynı stüdyoda değil belki ama, aynı binanın içerisinde olmanın heyecanıyla geçecekti. Stüdyo saatlerimiz sınırlıydı ama ben her fırsat bulduğumda kendimi çatı katından aşağı atıyor, bir bahane bulup giriş katına kısa bir koridorla bağlanan mutfağa gidiyordum. Bazen çay almaktı bahanem, bazen su içmek, bazen de sadece bir kağıt mendili çöpe atmak. Kimi kez içeride, stüdyoda oluyorlar, onları göremiyor ama en azından seslerini duyabiliyordum. Eer şanslıysam tıpkı ilk gördüğüm andaki gibi, koridordaki koltuklarda oturmuş sohbet ediyorlar ya da çalışıyor oluyorlardı.

Bir keresinde Onno Tunç gitar çalar, Sezen Aksu da muhtemelen yeni çıkarmaya çalıştıkları bir şarkının bir cümlesini durup durup tekrar ederken, ikisinin tam ortasından hayalet misali süzülüp mutfağa dar atmıştım kendimi. Hep “Haydi gel bizimle ol, çalışmalarımıza iştirak et,” desinler diye bekledim ama demediler tabi. Sezen bu, belli mi olurdu, belki canı sıkılır, üst kata şöyle bir uğrar, hatta çatı katının itfaiyeci merdivenlerini anımsatan demir basamaklarını tırmanır, kapıyı açar, sorardı bize : “Ne yapıyorsunuz siz burada,” diye. Ama o da olmadı tabi. Üç gün ya geçti ya geçmedi bu hezeyanlarla ki ekip bir daha stüdyoya gelmez oldu. Stüdyo ve stüdyoya gelen gidenle ilgili her türlü resmi, gayri resmi bilgi ve dedikoduyu başından beri bize dakikası dakikasına ulaştıran “office-boy” İhsan’ın söylediğine göre Emel’in sesinin kayıtlara başlamak için yeterince hazır olmadığına kanaat getirerek çalışmaları bir süre erteleme kararı almışlardı. Bizim stüdyo günlerimiz ise bitti bitecekti. Suya düşmüş hayallerime yanmaktansa Fuat Güner’in yaptığımız işleri dinleyip çok beğendiğini söylemesini avuntu edecektim kendime.


1994 yılını 1995 yılına bağlayan yılbaşı gecesi Emel, televizyon kanallarının yılbaşı programlarında Sezen Aksu imzalı yeni şarkılarıyla boy gösteriyordu. Hainler, demek ki bizden sonra tekrar FT’ye gidip gelmeye başlamışlar ve ne yapıp edip albümü yılbaşına yetiştirmişlerdi. Albüme adını da veren “Ruhun Duymaz” şarkısının Türkiye’de ilk kez üç boyut teknolojisiyle çekilmiş klibi ekranlarda dönüp dururken, ona keza, klibin görüntülerinde de Emel sürekli dönüp dururken, tam da eski Türk filmlerinde olduğu gibi bulanıklaşıyordu görüntüler. Ve kendimi on yıl öncesinde, 1984 yılında buluyordum birdenbire.

18 Haziran 1984 tarihli Hey dergisinin iç sayfalarından birinde tam sayfa bir habere “Bu Gençlere Gerçekten Dikkat” manşeti atılmış. Haberin ilk cümleleri şöyle; “Emel-Erdal ikilisi, son günlerde müzik çevrelerinde çok konuşulan iki sanatçı. “Sanatçı adayı” demek daha doğru olur. Güneş Gazetesinin ses yarışmasında birinci seçilmelerinden bu yana, yalnızca bir süre “Videokondu” müzikalinde çalışan ikili, müzik dünyasındaki emekleme günlerini yaşıyor şimdilerde.”


Güneş Gazetesi ilk sayısından beri evimize giriyor. Seksenlerin ilk günlerindeki o karanlık, kasvetli havada bu gazete basın dünyasına gerçekten bir güneş gibi doğmuş. Şaşaalı ekleri, fotoromanları, Bedri Koraman imzalı komik serileri, kadınların bayıldığı yemek kartları, farklı mizanpajı, baskı tekniği ve haber anlayışıyla ülkedeki bildik gazete kavramını alaşağı eden bir gazete olmuş Güneş. Bu yüzden de kısa sürede yüksek tiraj yakalamış. Yetinmemiş, bir ses yarışması düzenlemiş ve pop müzikten artık yeni ses çıkmaz diye düşünenlere inat iki tane gencecik, kelimenin tam anlamıyla pırıl pırıl ses, bu yarışma sayesinde adını duyurmuş.

Erdal Çelik’in müzik geçmişi biraz daha eskiye dayanıyor aslında. İlk kez 1976 yılında TRT’nin “Amatör Sesler” programında ekrana çıkıp, peşi sıra birkaç televizyon programına katılmış, sonrasında kimi orkestralarda solistlik yapmış ve on yıl boyunca sahne deneyimi kazanmış. Emel ise aynı haberde şu cümlelerle anlatılıyor; “Emel Müftüoğlu 14 Ekim 1962’de İzmir’de doğmuş. İstanbul Devlet Konservatuarı şan bölümüne devam eden Müftüoğlu, girdiği bu yarışmada 300 aday arasından birinci olmuş. Boş zamanlarını İngilizce ve şan çalışmaları ile değerlendiren çilli güzel, “Videokondu” müzikalinde şarkı söylediği iki hafta içerisinde kendisini kutlamaya gelen ünlülerden ötürü çok mutlu olmuş. Feridun Karakaya ve Coşkun Demir bunlardan ikisiymiş.”

Yarışmada kadın ve erkek ses kategorilerinde ayrı ayrı birinci olduktan sonra birlikte çalışmaya neden ve nasıl karar verdiler, haberde bu konuda bir ayrıntı yok. Ama haberin devamından anlaşılıyor ki Güzin ile Baha, Rana-Selçuk Alagöz ve Al Bano-Romina Power’dan gayri ikili görmemiş vatan toprağında artık yepyeni bir çiçek tomurcuklanmakta. O ara Türk popunun bütün tersanelerine girilmiş vaziyette ya, bu haber nasıl umut verici anlatamam. Atilla Özdemiroğlu ART yapım diye bir firma kurmuş tam da o günlerde. Yeni sesler, yeni yüzler arıyor, firma olarak yapacakları prodüksiyonlarla Türk popunu dünya müziğinin kapılarına götürecek yollara kilometre taşı döşeyeceğini beyan ediyor. Haber doğruysa, Emel ve Erdal bir koşu gidip bulmuşlar Özdemiroğlu’nu. Hatta albüm çalışmalarına başlamışlar bile birlikte. Üstüne üstlük yakında da Marmaris Festivali’nde boy göstereceklermiş ikili olarak.


Her şeyin olduğu gibi festival işinin de suyunu çıkarmaktan geri kalmayacaktık milletçe. Antalya, Adana derken Mersin, Marmaris, Kuşadası, Foça, Datça, sonra aklınıza neresi gelirse, en kıyı kentinden en Anadolu kasabasına dek, her yaz memleketin her köşesinde envai çeşit festival yapıldı durdu seksenli yıllar boyunca. Sanırdınız ki ülke top yekun bir festival seferberliğinde. Hala da bir çoğu devam etmekte, seksenlerin bütün görgüsüzlüğünü ve rüküşlüğünü üzerimizden şükür ki atmış olmamıza rağmen.   
   
Nitekim Emel ve Erdal ismi biraz da bu festivallerle kazındı memleketin hafızasına. Nerde bir festival olsa Emel ve Erdal oradaydı çünkü. Gazete ve dergilerde çarşaf çarşaf yer bulan festival haberlerinin bir yerinden, bir köşesinden mutlaka bu çilli kızla yakışıklı gencin ya ismi ya resmi çıkıyordu karşımıza. Ya festival kortejindeydiler, ya en vatkalı ceketleriyle bilmem ne antik tiyatronun konser sahnesinde. Ya bir tatil beldesinin en mavi denizini, en şemsiyeli kumsalını, olmadı en çiçekli ağacını fona alıp şirinlikler yapıyorlar, ya bir başsız heykeli siper edip gövdelerine, dünyanın en klişe turistik pozuna duruyorlardı.

İsimlerinin üleştirilebilmesi de kolay akılda kalmalarında en az bu haberler kadar etkendi elbette. Onlar “Emelerdal”dı artık. Hatta bir çırpıda söyleyemezseniz, “Eme Lerdal” da diyebilirdiniz. Henüz seslerini hiç duymamış olsam da, bu sevimli ikiliyi sırf pop müzikte yeni birer yüz oldukları için şimdiden çok sevmiştim.


Emel-Erdal imzası taşıyan ilk albüm 1985 yılı içerisinde piyasaya çıktı. “Öyle Bir Aşk” adı verilmiş bu 33’lük, ardında duran Atilla Özdemiroğlu imzasına rağmen pek yavandı. Şarkıların hemen hepsi Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye finallerinden kaçmış gibi duruyordu. Evet dergi ve gazetelerde yazıldığı gibi gerçekten Emel’in sesi billur, Erdal’ın sesi kadifeydi ama nedense Erdal hep tonundan söylerken, ona uymaya çalışan Emel’in sesi özellikle dik perdelerde TRT usulü alaturka okuyan kadın şarkıcılara taş çıkarıyordu.

Bu albümde en çok “Bir yer olmalı, bir yol olmalı, bir can olmalı can,” sözleriyle sürüp giden “Hasret” adlı şarkı kaldı akıllarda. Bilinmez, denetimden geçen tek şarkıları bu muydu neydi, sürekli bu şarkıyla çıkıyorlardı televizyona. Doğrusu bu ya, aslında o bile çok sıkıcı bir şarkıydı. Plağı almış, onları başından bu yana, onların hiç haberi olmasa da yürekten destekleyen ben bile şarkılarını bir türlü sevememiştim.

Neyse ki 1986 yılında nihayet sevecek bir Emel-Erdal şarkısı buldum kendime. O yıl ikincisi düzenlenen Kuşadası Festivali kapsamında bir de şarkı yarışması yapılacaktı. Ali Rıza Türker’in Kuşadası Belediyesiyle ortaklaşa kotardığı bu yarışma, ülkede popüler müziğin yeniden canlanabilmesi için şahane bir vesile olacağa benziyordu. Nitekim yarışma finalistleri açıklandığında ortaya çıkan tablo gerçekten heyecan vericiydi.

Füsun Önal ve Suna Yıldızoğlu ikilisi, Ayşegül Aldinç ve Kayahan ikilisi, Zerrin Özer ve henüz adını kimselerin bilmediği Harun Kolçak’ın oluşturduğu ikili, Arzu Ece-Halis Bütünley ikilisi, solistleri Melis Sökmen’le Grup Lokomotif, Fatih Erkoç, Banu, Rüya Ersavcı, Çetin Alp, Coşkun Demir, uzunca bir süre haber spikerliği yapıp şimdilerde oyunculuğa soyunan on parmağında on marifet Ayşenur Kürşat (Yazıcı) ve amatör kontenjanından Pınar Seyhun’du yarışmanın finalistleri. Ve bir de anlı şanlı Emelerdal !

Sevimli ikilimizin (Türkiye’de bütün ikililer hep sevimli olmuştur malumunuz; hiç kimse bu ikililer için “sinir”, “uyuz”, “sevimsiz” ya da ne bileyim “şehvetli”, “tutkulu”, “çılgın” gibi yakıştırmalar kullanmamıştır, nedendir bilinmez) Altın Güvercin Şarkı Yarışmasında seslendirdiği şarkı “Üzüm Buğusu” adını taşıyordu ve bu lirik isimden de anlaşıldığı üzere sözler Aysel Gürel tarafından yazılmış, beste Buğra Uğur tarafından yapılmıştı.

Altın Güvercin yıllardır Eurovision Şarkı Yarışmasından kelli yarışma nedir bilmeyen TRT tarafından epeyce sahiplenildi ve yarışmadan bir süre önce şarkılar TRT usulü kliplerle ekrana getirildi. Canlı yayınlanmayan yarışma gecesi ise birkaç gün sonra montaj yapılmış vaziyette sunuldu ekranlardan meraklısına.

Klipler şahaneydi. Her birinde finalist şarkıcılarımız şarkılarını bilumum Kuşadası görüntüleri eşliğinde seslendiriyorlardı. Kimi kez bir devenin tepesinde, kimi kez Kadınlar Plajında, bazen lüks bir otelin havuz başında, bazen civarın en görkemli diskosundaydılar. Memleketin sıcaktan kavrulduğu o günlerde, tatile çıkmaların, hele hele Ege’ye megeye gitmelerin, adını Banu Alkan filmlerinden ezber ettiğimiz mavi yolculuklara yelken açmaların sıradan insanlar için uzaya gitmek kadar uzak olduğu o günlerde, henüz ölümcül betonlaşma sürecinin sonuna varmamış Kuşadası görüntüleri en az şarkılar kadar cazipti şüphesiz. Hele hele Emel-Erdal’ın şarkısı bir harikaydı. Ben pek beğenmiştim. Ama dereceye bile girememişlerdi ne çare. Yarışmadan sonraki hafta yayınlanan Hey dergisinde “Üzüm Buğusu” hakkında şu yorum yapılmıştı : “Son derece ağır, duygulu bir parçaydı. Emel-Erdal son derece başarıyla yorumladılar. Bizce bu parça ilk 5’te yer almalıydı.”

Emel ve Erdal ilk albümlerinin başarısızlığına rağmen gün geçtikçe ünleniyorlardı. “Çilli güzel” Emel, Kezban saçları, yakışıklı Erdal, Erol Evgin ekolünün son temsilcisi tavırları, şarkı söylerken birbirlerine bakıp gülümsemeleri, “sevimli” kelimesini sonuna kadar hak eden halleriyle gönülleri fethediyorlardı. Derken bu defa 1987 yılında, Altın Güvercin Şarkı Yarışmasının ikincisinde, finalistler arasında yine gördük adlarını. Hem de iki şarkıyla birden finale kalmışlardı ama, bu kez ikili değil, dörtlü olarak.

Şarkılardan biri “Şehirli Kız” adını taşıyordu ve Emel-Erdal ikilisinin yanında Halis Bütünley ve Seden Gürel vardı.  Diğer şarkı, “Bir Mimoza Kokusu”nda ise Emel-Erdal’a Talip ve Metin ikilisi eşlik ediyordu. Her iki şarkı da üslup itibariyle “festival şarkısı” tabirini layıkıyla hak eden şarkılardı. Sanırım ki her ikisi de Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye finallerinden elenip Kuşadası’na gelmişti.

Gerçi Emel ve Erdal 1987 Eurovision Şarkı Yarışmasında da boy göstermekten geri kalmamışlardı. Orada da “Güneşli Bir Resim Çiz Bana” adlı şarkısında Kayahan’a eşlik ediyorlardı. Şarkının konseptine uygun yağmurlukları ve şemsiyeleriyle final gecesi hem canlı performans icra edip hem de acayip Eurovision koreografilerinden birini sergilemişlerdi ki ben hem şarkının o halini, hem de o korkunç dansı bir an önce unutmak niyetindeydim bunca Eurovisionseverliğime rağmen.

Ne var ki ikilinin Eurovision macerası orada bitmedi. 1988 finalinde bu defa o güne dek duyduğum en güzel Emel-Erdal şarkısıyla, “Aşk Yaşamaya Değer”le Arı Stüdyosu sahnesindeydiler. Emel bu arada Kezban saçlarından kurtulmuş, kısa kesilmiş ve kızıla boyanmış yeni saçları ve mini etekli yeni imajıyla az biraz “vamp” bir hava edinmişti. Erdal ise gün geçtikçe beyefendi delikanlı halini otuz beşinden gün almış aile babası kıvamına çeviri çevirivermekteydi.

Başından beri her ikisinin de evli ve çocuk sahibi olduğu biliniyordu. Bu da basının çok işine yarayacak bir malzemenin bir kalemde heba olması demekti. Zannederim güzel yurdumda bunca yıl birlikte çalıştıkları halde aralarında aşk söylentisi çıkmayan tek kadın ve erkek onlar oldular bu yüzden.

1988 yılı Kuşadası Altın Güvercin Şarkı Yarışmasında Erdal iki şarkıyla yarıştı. Nedense bu defa Emel yoktu yanında. “Yaz Yağmuru” ve “Gittin Gideli” adını taşıyan bu şarkılardan özellikle ikincisi epeyce beğenildi ve Erdal’ın tüm kariyeri boyunca seslendirdiği şarkılar arasında en bilineni oldu. Bu tek yarışmalık solo deneme ise benim gibi onları bir arada görmeye koşullanmış muhafazakar dinleyici tarafından hiç mi hiç hoş karşılanmadı. Yoksa bu ikilinin kötü kalplisi Erdal mıydı? Gül gibi geçinip giderlerken neden Emel’i böyle dışlamıştı? Yoksa Emel gerçekten Kezban mıydı? Öyleyse şayet, Kezban günün birinde Paris’e gidip güzelleşebilir, Erdal’dan intikam alabilirdi. Nitekim hikayenin devamında da aynen böyle oldu.

1989 yılı Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye finalinde Emel ve Erdal bu defa “Pardon” adı verilmiş bir şarkıyla yarışıyorlardı. İşte bu şarkıya bayılmıştım. Tipik bir Eurovision şarkısıydı belki ama tam da bir ikilinin söyleyeceği türden sözleri ve ikilinin başından beri ne yazık ki her şarkıda yakalayamadıkları uyumu bu şarkıda ziyadesiyle bulmuş olmaları çok hoşuma gitmişti.


Kendilerine şöhretin kapılarını açan yarışmadan bu yana katıldıkları hiçbir yarışmada dereceye girememeleri, ikili olarak şeytanın bacağını bir türlü kıramamalarının bir tezahürü müydü bilinmez ama onların ikinci bir albüm yapmak için stüdyoya girmeleri ancak bir beş yıl sonra gerçekleşebildi ki, 1990 yılında piyasaya çıkan bu albüm aslında sadece bir “son deneme”ydi.

Evet sahnede çok beğeniliyorlar, gazino tabiriyle “iş yapıyor”lardı ama ters giden bir şeyler vardı yine de. Bir kere bunca yıldır hala ikili olarak söyleyecekleri türden şarkılar bulamamışlardı. Buldukları şarkılarda ise sürekli ses uyumsuzluğu problemi yaşıyorlardı.

İş bu kadarla da bitmiyordu. Yapı itibariyle Emel daha hareketli, daha heyecanlı, aktif, tuttuğunu koparan, hatta biraz hırslıydı. Erdal ise daha sakin, iddiasız, acelesi olmayan bir er kişiydi. Bu hem sahnede, hem de birlikte yaptıkları çalışmalarda ciddi bir çatışmaya dönüşüyordu zaman zaman. Zaten ikili ya da grup olmanın maddi getirisi de tek kişilik yevmiyenin ikiye bölünmesi şeklinde oluyordu bu ülkenin şov dünyasında. Kardan çok zarar getiriyordu tüm bunlar. İkili cephesinde çatırtılar başlamıştı. İşte Emel ve Erdal’ın “ayrıldılar” haberlerinin ayyuka çıktığı bir dönemde yaptıkları bu son albüm de bu yüzden “son bir deneme” niteliği taşıyordu. Ne var ki bu son deneme de başarısız oldu ve hemen kapımızdaki doksanlı yıllar, her iki şarkıcının tarihine de solo kariyerlerinin başlangıcı olarak not düşüldü.


Oysa popun henüz patlamadığı ama patlamaya hazır bir bomba misali kapıda beklediği o günlerde yayınlanmış iyi albümlerden biriydi “Alaturka Benim Canım” adı verilmiş bu çalışma. Evet kötü bir albüm adıydı kabul ediyorum. Rahatlıkla bir alaturka albüm sanılabilirdi bu adla ki Hafif Türk Sanat Müziği furyası çoktan ömrünü doldurmuştu. Samime Sanay, Faruk Tınaz, Metin Milli ekolü Muazzez Abacı’nın “Vurgun”uyla yerle bir edilmiş, arabeskle kan kardeşi bu yeni nesil alaturka şarkılar, bu feryat figan, bağır çağır stil, doksanlarla serpilip büyüyecek yeni alaturka-arabesk anlayışımızın da habercisi olmuştu.

Oysa sadece albümde yer alan bir şarkının adı olmaktan öte yeri yoktu alaturkanın bu albümde. Her şey çok poptu. Elbette başından beri ikilinin bir türlü kurtulamadığı festival şarkıları havası her şeye rağmen yine albümün bütününe damgasını vurmuş, bu da çok pop bu albümü bile sıkıcı hale getirmişti. Bazı şarkıları solo söylemişlerdi bu defa. Erdal’ın “Gittin Gideli” si, Emel’in “Son Arzu”su öne çıkıyordu. “Kent Bu”, “Yaz Yaz” gibi şarkılarla festival ruhu yaşatılırken, dönemin modası Lambada’nın etkilerini epeyce taşıyan “Hey Hey” ve “Ağlama Değmez Hayat”ın “cover”ı bile albümü kurtaramıyordu.

Bu albümün en kayda değer tarafı ise, bir beş yıl sonra ortalığı kasıp kavuracak Fergan Mirkelam’ın albüme adını veren şarkıya söz yazarı ve besteci olarak imza atmasıydı. 1995 yılında herkes Mirkelam nedir, kimdir diye deli gibi merak eder, kendini yerden yere atarken ben bu bilgiyi keşfetmiş ve o günlerde yaptığım radyo programında “İşte olay şarkıcı Mirkelam’ın bilinmeyen bestesi” anonsuyla yayınlamış ve Hande Yener’den nice zaman önce ben “kendimi çok takdir” etmiştim. Diyebilirim ki albüm kartonet bilgilerini ezberleme alışkanlığım belki de ilk ve son kez o zaman işe yaradı. 

Seksenlerde gençliğin gitmekten en haz duyduğu ve övündüğü yerler diskoteklerdi. Doksanlar gelip çattığında ise diskoteklerin yerini barlar aldı. Henüz bugünkü anlamına ve konseptine bürünmemiş barların yaygınlaşmaya başladığı günlerdi. Dj müziği denilen şey memleketin eğlence kültürüne Hakan Gündüz sayesinde giriş yapmak üzereydi. Ancak barlar şimdilik canlı müzik çalınan yerlerdi ve bu canlı müzik de çoğu zaman bir tek gitarlı şarkıcıdan ibaretti.

O ara hepimizin dilinde “Hadi gidip bir gitar muhabbeti yapalım,” cümlesi vardı. Barlarda gitarlı şarkıcılar, genellikle Zülfü Livaneli şarkılarıyla programa başlarlar, oradan “Prompompom” a geçerler, “Aynalı Kemer”, “Gözlerin Ah O Gözlerin, Yeşil Gözlerin Pek Yaman”ı mutlaka söyler, “Çav Bella”yla finale geçerler, “Leblebi Koydum Tasa”yı da ihmal etmezlerdi. Tabi bu herkesin ezbere bildiği şarkılar arasında zaman zaman yeni şarkılar da olur, haliyle de dikkat çekerdi.

“Karlar Düşer”de böyle düşmüştü dillere. Doksanlı yılların başında bar muhabbetlerinin olmazsa olmaz şarkısıydı “Karlar Düşer.” Kimse bu şarkıyı kimin yazdığını, kimin söylediğini bilmiyordu. Ne bir kasette, ne de plakta yayınlanmıştı. Ama her bar şarkıcısı mutlaka repertuarına alıyor, her bar müşterisi de bu şarkı için istek yapıyordu. Kısa sürede bar müdavimlerinin ezberine aldığı “Karlar Düşer”, neden sonra bir albümde yer alarak ülke çapında popüler olacaktı. Böylesi bir şarkıyı albümüne alarak işe daha en başından “banko” başlayan şanslı isim ise Emel’in ta kendisiydi.

Emel’in ilk albümü yayınlandığında takvimler 1991 yılını gösteriyordu. Dönemin en çok satan albümlerine imzasını atmakta olan yapımcı Şahin Özer’in, Emel’le uzun yıllar boyu sürecek kader birliğinin de ilk ürünü olan bu albüm “Karlar Düşer” adını taşıyordu. Zaten “hit” olmuş bir şarkıyla yola çıkılmış, Emel’in imaj değişikliğiyle de bu çıkışın altı çizilmişti. Ancak hepsi bu kadar değildi.

Yayınlanmasından hemen sonra, daha albümdeki şarkılar duyulmaya bile başlamamışken, kaset kapağında yer alan resim sayesinde oturacaktı albüm gündeme. Resimde Emel bir duvarın önünde duruyor ve duvarda asılı yırtık Emel-Erdal afişinin önünde gülümsüyordu objektife. Afişte Emel’in göründüğü kısım kurtulmuş, Erdal’ın göründüğü kısım ise yırtılan bölümde kalmıştı. Yani Erdal görünmüyordu. Ancak bazen görünmeyen köy de kılavuz istemezdi.


Böyle bir resim çekip, albüm kapağına koymak kimin aklına gelmiş, bu fikri kim vermişti bilinmez ama aslında çok da zeka pırıltıları taşıyan bu fikir pek de ayıp karşılanmıştı henüz insani değerlerini tamamen gözden çıkarmamış memleket medyasında. Aslında bu benim epeydir beklediğim Kezban’ın intikam sahnesiydi ve o intikam bence kötü niyetten ziyade espri taşıyordu ama nedense herkes benim gibi düşünmemişti. Nitekim yapılan eleştiriler sonunda kapağın değiştirilmesine sebep olacak ve albümün ikinci baskısında kapağı Emel’in yıllar boyu kendisiyle özdeşleşecek kızıl rengi kısa saçları ve çiçekli elbisesiyle poz verdiği resmi süsleyecekti.


Albümün şarkıları ise genellikle sözleri Bora Ebeoğlu imzası taşıyan Yunan aranjmanları idi. Kısa bir süre sonra Şahin Özer’in bir başka bombası olarak patlayacak Oya & Bora ikilisinin “sevimli” erkek solisti Bora, bir dantel zarafetinde şarkı sözleriyle doksanlı yıllarda bu konuda bayrağını epeyce dalgalandırmış Aysel Gürel’i aratmıyordu doğrusu. “Karlar Düşer”in peşi sıra dillere düşecek bir şarkı yoktu belki bu albümde ama, temiz, duru ve hatta fazlaca yorumsuz denebilecek kadar sade suya tirit seslendirilmiş diğer şarkıların hepsi, bir çoğu Yunan orijinli olması hasebiyle keyifle dinlenebiliyordu ve denilebilirdi ki her iki Emel-Erdal albümünden de daha iyiydi bu albüm.

Aynı günlerde Aşkın Nur Yengi için Sezen Aksu’nun döktürdüğü Yunan “cover”ları ve Aylin Livaneli’nin “Sevda Değil” albümündeki benzer “grek-turka”eserler de pek hoşumuza gitmekte idi. Oysa benim için müzik sadece hoşa giden olmamıştı hiçbir zaman. Misal ben  Emel ve Aylin Livaneli albümlerini “hangisinin prozodisi daha kötü” diye ardı ardına defalarca dinlediğimi biliyorum ki gerçekten bu konuda Aylin Livaneli’nin eline su dökebilen çıkmadı o zamandan bu zamana. Emel’e de 10 puan veremiyordum belki şimdilik ama onun çok daha ileri gidebileceğini de görüyordum üstüme ne vazifeyse. Bu kız günü gelecek, ülkenin en önemli starlarından biri olacaktı. Henüz ne kadar muzır ve komik olduğundan bihaber olsam bile, belki ileride iyi bir “talk-show”cu olacağını bile kestirebilirdim bu öngörü yeteneğimle ama, o ara Rüstem Batum, Cem Özer ve Aziz Üstel üçlüsü bu konudaki bütün geleceğe dönük beklentilerimi köreltmiş olmalı.

1992 yılı pop için hayli bereketli ve hareketli bir yıl olacaktı. Bu yıl içerisinde Aşkın Nur Yengi ikinci albümünü piyasaya sürüp şişe çalma yeteneğiyle bizi hayretlere düşüredururken, yılların Fatih Erkoç’u elleriyle “deli deli” işareti yapıp “Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde” diye soracak -ki o işareti ondan çok evvel “Deli Deli” türküsünü söyleyen Şakir Öner Günhan yapmış idi-, Yonca Evcimik “Kendine gel, haddini bil”le popun ‘dancing-queen”liğini kimselere bırakmamaya devam edecek, Aysun Kocatepe tüm zamanların en saçma albüm adını taşıyan “Entel Zonta Sosyetede” adlı çalışmasıyla, Aylin Livaneli nedense tek “a” ile yazılan “Bana Müsade” albümüyle çorbaya tuz katacak, gelecek vaat eden yeni seslerden Tarkan “Kıl Oldum Abi”siyle, beyaz mantar şapkalı kız Seden Gürel “Bum Bum”uyla göz dolduracak, Sertab Erener “Sakin Ol”, diye diye bir hal olacaktı.


Emel’in ikinci albümü “Faka Bastın” da tam bu karmaşanın içinde doğdu ve büyüdü. Ondan olsa gerek ki o günlerin bütün “trend”lerinden ziyadesiyle payını almıştı. Şahin Özer’in hiçbir masraftan kaçınmayarak “billboard”lar, gazete ve dergi ilanlarıyla epeyce masraflı bir promosyona girdiği bu albüm, şanına yakışacak ilgiyi de görecekti nitekim.

Emel artık bir çok “star” ve bir “çok satar”dı. Gerçi o günlerde her şey çok satıyordu. Kayahan “Odalarda Işıksızım”, Nilüfer “Yine Yeni Yeniden”, Yeni Türkü “Aşk Yeniden”, Gündoğarken “Ankara’dan Abim Geldi” albümleri hem müzikalite, hem de ticari başarı anlamında müzik piyasasını ayrı ayrı sürükleyip götürecek güçteydiler. Hatta bu itici güçle, yıllardır sesi soluğu çıkmayan Yeliz, Gökben, Ersan Erdura, Selçuk Ural ve Nil Burak gibi isimler bile albüm yayınlamıştı ama gelin görün ki “Faka Bastın” gibi bir Şehrazat hiti Emel’e nasip olmuştu.

Böylece ikinci albümünde de banko bir şarkı yakalamış oluyordu Emel ama bu defa albüm sadece bir banko şarkıdan ibaret değildi. Nitekim televizyonun gözde eğlence programı “Bir Başka Gece” için çekilen görüntülerinde pembeli, yeşilli kostümleriyle üstü açık spor bir arabanın üzerinde hızla seyrederken saçları uçuşa uçuşa “Basın faka bastın, beni fazla hafife aldın,” diyen “çilli güzel”in cazibesine ve şarkının çok akılda kalıcı melodisine kapılıp kaseti (günün gözde formatı kaset idi zira) satın alanlar, başından sonuna dek sıkılmadan dinlenilebilen bir albümle karşılaşacaklardı.

İlk Kuşadası Festivalinde rakip yarışmacı olarak aynı sahneyi paylaştıkları Harun Kolçak büyümüş, palazlanmış, hatta ilk albümünü de piyasaya sürmüş ve benzersiz dans stili ve lirik tenor tabirini bize ezber ettirecek sesiyle pop arenasına sıkı bir giriş yapmıştı. Emel’in bu albümünde yer alan her iki Harun Kolçak bestesi de romantik tatlarıyla albümün dikkat çekici şarkıları olacaktı.

İki de “cover” vardı bu albümde. Şenay’ın unutulmaz “Hayat Bayram Olsa”sı ve Melike Demirağ-Şanar Yurdatapan çiftinin memleket özlemi destanı “Şimdi İstanbul’da Olmak Vardı”sı. Eski şarkıların yeniden söylenmesinin henüz pek de revaçta olmadığı o günlerde, zaten bu hadiseye hiç de sıcak bakmayan ben, her iki şarkıyı da yakıştıramamıştım Emel’e. Melike Demirağ, o şarkıda aslında şarkı söylemiyor, yaşadığı çok yürek yakıcı bir şeyi anlatıyordu bütün içtenliğiyle. Bence kim söylese yakışmazdı ondan sonra.

“Hayat Bayram Olsa” ise bizzat sahibinin, Şenay’ın 1980 yılında yaptığı disko versiyonuyla bile naifliğinden çok şey yitirmişti. Değil ki doksanların armonisinden pay biçilsin. Amma bundan gayrisi su gibi akıyor, albüm kendini dinlettiriyordu. Emel’in bir önceki albümde kulak tırmalayan detone halleri, bozuk prozodileri filan da tamamen hallolmuş gibi görünüyordu. Yanılmadığımı benden başka hiç kimse bilmese de, ben yine yanılmamıştım işte. Bu albüm Emel’i artık bir “star” olarak bağrımıza basacağımızın biricik göstergesiydi.

“Faka Bastın” şarkına Sinan Çetin tarafından çekilecek klip de henüz yeni yeni palazlanmakta olan Türk klip sektöründe bir çığır açacak ve doksanlar boyu modası geçmeyecek “sürrealist klipler” akımının öncüsü olacaktı. 


1993 yılının yaz aylarında, ileride torunlarıma hayatımı anlatırken “hayat boyu yaptığım en saçma şeyler” listesinde birinci sıraya koyacağım bir işe kalkışmış ve bir televizyon programına katılmıştım. O günlerin gözde televizyon kanallarından birinde yayınlanan popüler bir eğlence programında, ünlü bir moda tasarımcısı “Beni Baştan Yarat” adını taşıyan bir köşe hazırlıyor, kendisine başvuran pejmürde ve paspal insanları elden geçirip bakımlı ve şık hale getiriyordu.

Gerçi ben o günlerde pek beğenerek giydiğim Benetton markalı çok renkli çizgili gömleğim, vişne çürüğü keten pantolonum ve Hakan Peker saçlarımla zaten Bağdat Caddesinden kaçmış gibiydim ve bu halimle modacımızın benim için yapacağı pek fazla bir şey yoktu ama nişanlım ve ben oraya gelin-damat olarak yeniden yaratılmak üzere gitmiştik ki, nişanlımın saçlarını boyamak, benimkileri ise Bart Simpson modelinde kesmekten gayri bir şey de yapamadılar zaten.

Dört gün süren çekimler boyunca beni asıl  heyecanlandıran şey yeniden yaratılma zırvalığı değil, çok önemli bir yapım şirketinin havasını teneffüs edebilmekti. İlk defa beyaz camın arkasına geçiyordum ve bu cümle bile tek başına çok masalsıydı. Televizyon denen şeyin nasıl bir illüzyon, nasıl bir göz boyamadan ibaret olduğunu idrak edemeyecek yaşta değildim ama mesela her Cuma gecesi TRT ekranında yayınlanan bir başka eğlence programında ayıla bayıla izlediğimiz o çok parlak ve ışıltılı dekorların aslında ne kadar uyduruk ve döküntü olduğunu görmek bile tarafımdan yeterince dramatize edilebilecek bir hikayeydi. Zaten büyüklerimiz hep demezler miydi ? Sanat camiası da tıpkı bu dekorlar gibiydi işte. Göz alıcı ve pırıltılı, ama aslında tam tersine içi boş ve kof. Sıradanlığıma, sıradan hayatıma bir kez daha şükretmenin tam sırasıydı. Ben de öyle yaptım nitekim.

Modacımızın aslında yeniden yaratılmak üzere gelen zavallı insanlarla pek de ilgilenmediğini, çekim asistanlarına “şu şöyle olsun, bu böyle olsun,” diye emirler yağdırıp, sadece kameralar çalıştığında ortalıkta gezindiğini ve hatta isimlerimizi bile sadece kamera karşısında telaffuz etmek için son gün ezberine aldığını görmek de bu fuzuli deneyimin ibretlik bir başka hikayesi olacaktı. Demek her şey ve hatta herkes şovun bir parçasıydı ki bu acı gerçek bile beni “Top On” hezimeti kadar yıkmayacaktı aslında.

“Top On”, yine aynı yapım şirketi tarafından hazırlanan haftalık bir müzik listesi programıydı ve denilebilir ki Türkiye’de bu konuda yapılan ilk televizyon programıydı. O yüzden de çok ciddiye alıyor, listedeki sıralamayı çok önemsiyorduk. Herkes çok önemsiyordu. Pop patlamıştı ya bir kere, memleket topyekun, hababam de babam kaset satın alarak yeni türedi popçuları koruma ve yaşatma seferberliğine girmişken, 900’lü telefon hatlarıyla da oy verilebilen bu “çok satanlar” listesi herkes için yön tayin edici idi.

“Beni Baştan Yarat” maceramızın bir yerlerinde bir öğleden sonra, yapım firmasının Nişantaşı’nın arka sokaklarındaki binasının üst katlarından birinde bir odada, üç beş program asistanı genç kızın gözümüzün önünde, ellerindeki telefon oylamaları listelerine şöyle bir göz gezdirdikten sonra oturup kendi kendilerine güle oynaya “Top On” listesi oluşturmaları, ne yalan söyleyeyim, kanıma dokunacaktı. Bu iş başından beri böyle miydi, yoksa hem modacımızın o ilgisizliği, hem de asistan kızların bu iş bitiriciliği o haftalık bir şeydi de, tesadüfen bana mı denk gelmişti, yoksa ben mi saçma bir deneyimden dramatik hayat dersleri çıkarma hevesiyle fazla abartıyordum -ki yaparım bilirsiniz- bilinmez. Ama Emel’in 1994 tarihli yeni albümü “Emelce” kısa sürede listelerin üst sıralarına kurulduğunda, bırakın “Top 10”u bir kenara, o günlerin çok satan gençlik ve müzik dergileri Top Pop, Popstar, 1 Numara ve eski formatını mumla aratsa da yıllar sonra yeniden yayınlanmaya başlamış Hey Dergisinin listeleri bile yeterince güvenilir değildi artık benim için. Ben yine kendi sağduyuma, ve ne işe yaradığını hiç bilemediğim önsezilerime güvenecektim. Nitekim o günlerde başladığım radyo programında “Geri Sayım” adıyla bir müzik listesi de oluşturdum ve o listeyi her hafta hep kendi keyfime göre belirledim.


Emel o günlerin modası göğüs altından büzgülü bürümcük kumaşından tiril tiril elbiseleri ve alameti farikası haline gelen illa ki kısa ve kızıl saçlarıyla ekranlarda boy göstermeye başlamış, “Bana geri verin yıllarımı yetti anam offfff offffff” şarkısını çoktan dilimize dolamıştı. (Aslında Emel’in saçları dönem dönem renk değiştirmiş, bunu o günlerin dergilerine bakınca görmek mümkün ama ben onu nedense ömrü billah kızılmış gibi hatırlıyorum.)

Ercan Saatçi şarkı sözlerinin çok kolay dile yapışırlığını takdir etmek gerekiyordu. Pop denilen de başka ne olmalıydı ki zaten ? Aslında en zorun en basit olanda saklı olduğu da bir gerçekti. Şarkı sözlerinde şiir zarafeti arama snopluğundan çoktan vazgeçmiştim ya, “anam” kelimesini bile hoş görebilirdim gayri.

Albümde klip çekilen ikinci şarkı "Korkuyorum", bir Harun Kolçak besteydi ve bu canım şarkı, kendisinden ziyade klibiyle gündem yaratacaktı. Çünkü artık şarkının anlattıklarından mı, hissiyatından mı, yoksa sonrasında gelen tepkilere karşı Emel’in iddia ettiği gibi hiç de o niyet güdülmeden, tamamen görsel estetik sağlama kaygısından mı nedir bilinmez, şarkının klibinde Emel ve o günlerin gözde mankenlerinden İlknur Bozkurt, eşcinsellik çağrışımları uyandıracak yakınlıkta görüntüler veriyorlardı kameraya.


Hem çok melankolik, hem de çok naif bu şarkı, adeta eşcinsel bir aşkın öyküsüne  dönüşüyordu o gözle izleyince klibi. Tabi Zeki Müren’in hamile bıraktığı kadınların öyküleriyle büyütülmüş bir millet için bu cüret pek de yenilir yutulur gibi değildi ki Emel de bu cüreti üstlenmeyerek, milletin fesatlığına vermeyi tercih etti. Etti ve “Korkuyorum”, memleketin ilk eşcinsel temalı klibi olarak müzik tarihine yazılamadığıyla kaldı.    


Üçüncü olarak yine bir Harun Kolçak bestesine klip çekildi ve bu klip de büyük ses getirdi. “Deli Et Beni” adlı şarkıya çekilen klipte Emel, Paris Hilton’dan çok önceleri bu işlere soyunmuş Billur Kalkavan ve aynı günlerde ilk albümünü çıkaracak olan Yeşim Salkım’la birlikte kamera karşısına geçmiş ve epeyce seksi bu kliple tam da şarkının adına uygun bir şekilde izleyenleri deli etmeye yazmıştı.

Çekilen görüntünün mutlaka kenarından köşesinden kırpılıp, siyah çerçeveler içerisine alındığı Tayfun Dinçer kliplerinin çok ama çok moda olduğu günlerdi. Henüz bütün popçular kardeşti. Mustafa Sandal, Ferda Anıl Yarkın, Ercan Saatçi, Burak Kut, Seden-Aykut Gürel ve Eda-Metin Özülkü arkadaşlar pop dünyasında adeta bir mahalle sakinleri samimiyeti sergiliyor, Sezen Aksu, Sertab Erener ve Levent Yüksel yanlarında bir dolu Sezen şürekasıyla klan hayatı yaşıyor, Nilüfer ablalık görevini yerine getirerek Asya’nın elinden sıkı sıkı tutuyordu. Bu isimlerin hepsi bir yandan da birbirlerine şarkı sözü, beste vermekte, vokal yapmakta, popa bir imece ruhu kazandırmaktaydılar ki “o günlerde İMÇ demek imece demekti” şeklinde de özetlenebilir bu durum, cinaslı kafiyenin gözünü çıkarmak pahasına. İşte Emel’in albümü de, bahis konusu klibi de bu minvaldeydi. Eş dost toparlanmış, yardıma koyulmuştu. Ne var ki camiada yaşanan bu samimiyet patlaması pek de uzun  ömürlü olmayacak ve önümüzdeki dönem herkes için çok daha çetin geçecekti.

Yukarıda bir yerlerde bahsi geçen 900’lü telefon hatları konusunu şimdi bu noktada biraz açmak istiyorum. O yılları yaşayanlar hatırlayacaktır, önceleri özel televizyonlardaki yarışma programlarıyla hayatımıza girdi bu numaralar. Sonrasında yavaş yavaş erotik hatlar çıktı ortaya. Televizyon ve gazete ilanlarında çok cezbeden görüntüler ve resimler eşliğinde ilan edilen bu hatları aradığınızda karşınıza çoğu zaman önceden banda kaydedilmiş bir kadın sesi çıkıyor ve fısır fısır bir tonla bir takım iç gıcıklayıcı hikayeler anlatıyordu. Şehir içi telefon hatlarına göre epeyce yüksek ücretli bu görüşmeler hat sahiplerine kucak dolusu para kazandırırken, yanılıp arayanlara da el yakan telefon faturaları olarak geri dönüyordu.

Ülkede müziğin artık bir sektör olmaya yol aldığı o günlerde, bu işte asıl rantın gün geçtikçe çoğalan hayran kitlesi üzerinden elde edilebileceğini fark eden birileri tarafından popçuların 900’lü hatları icat edildi. Artık her popçunun bir hattı vardı. Kendileri değilse bile kaydedilmiş sesleri 24 saat hayranlarının emrine amadeydi. İstediğiniz zaman arayabiliyor ve hayran olduğunuz “star”ın kim bilir kimin tarafından kaleme alınmış metinleri, artık “star”ın maharetine göre, ya alabildiğine samimi olmaya çalışan yapay bir iyi niyetle ya da okumayı yeni sökmüş bir ilkokul çocuğu tonlamasıyla, aslında okumuyormuş da konuşuyormuş havası vermeye çalışarak seslendirmesini dinleyebiliyordunuz.

Henüz internetle, cep telefonlarıyla ve uydu haberleşme vasıtalarıyla tanışmamıştık. Varlıklarından haberdardık sadece. Teknolojinin bize sunduğu her yeniliği gerekli ya da değil diye sorgulamadan, çok matah bir şeymiş gibi bağrımıza basmaya hazırdık ve tam da o ara ortaya çıkan ve evlerimizde durup duran telefonlara yeni bir fonksiyon getiren bu 900’lü hatlar numarasını da gözü kapalı kabullendik.

İtiraf ediyorum ki ben de tam üç kez bu hatların cazibesine kapıldım. Bir; Nilüfer’in “Şov Yapma” adlı yeni şarkısı henüz albüm piyasaya çıkmadan, 900’lü hattından dinlenebiliyordu, ben de dinledim. İki; Ajda Pekkan’ın 900’lü hattını aramayacaktım da kiminkini arayacaktım? Onu da aradım (Nükhet Duru’nun hattı olsaydı, onu da aramaktan çekinmezdim elbette). Üçüncüsü ise eski bir şarkıcımızın hattıydı. Çünkü kadıncağız yıllarca mesken tuttuğu Amerika’da yaşadığı her şeyi ama her şeyi anlatıyordu hattında. Bu her şeye “kızılderililer, zenciler ve Hollywood (“havilud” diye telaffuz ediniz) ünlüleri de dahildi. Ve bir de en çılgın yılbaşı anıları. Sadece merakımdan aramıştım vallahi, bu kadın ne anlatıyor diye.

Tarkan’ın saçımı sağdan mı ayırayım, soldan mı sorusuna cevap aradığı hattı, dansöz Sibel Gökçe’nin “ara beni boya beni” hattı ve yine dansöz Hülya Işıl’ın “ister eğlen ister evlen” hatları, dönemin 900’lü hat klasikleri olarak popüler kültür tarihine yazıldı. Bir müddet sonra işin suyu çıkmaya başlayınca, önce bu hatlarla yapılan yarışmalar yasaklandı, ardından erotik hatlara kısıtlama getirildi. Zaten herkes telefon hattını 900’lü çıkışlara kapattırmaya başlayınca işin tadı ve karı iyice kaçtı, dolayısıyla popçuların hatları da birer ikişer kapandı.

Her zaman oyalanacak bir şey buluyor, her oyalanmaya başladığımızdan da çabucak sıkılıp, yeni eğlencelikler arıyorduk. Yayınlanan albümler de çok kısa sürede tüketilir olmuştu artık. Nitekim daha yeni albümünün yayınlanmasının üzerinden bir yıl ya geçti ya geçmedi, Emel de bir “single” yayınlayarak dinleyiciye yeni şarkılar sunma ihtiyacı hissetti.

“De” vurgusunu özellikle kullandım, çünkü henüz kaset satışlarının CD satışlarını ikiye üçe katladığı günlerdeydik ve plak basımı da tamamen durmuştu. “Single” diye bir format artık yoktu memleket müzik literatüründe. Ama doksanlı yılların ilk “single”larından biri Yonca Evcimik “8:15 Vapuru” yayınlandığı zaman ilgi görünce, onu yayınlayan firma da, aynı zamanda Emel’in de sanatçısı olduğu firma olunca, bu yeni formatın ikinci denemesinin Emel’den gelmesi normaldi. Zaten eldeki her iki şarkı da bomba gibiydi ve yeni bir albüm için beklemeye de gerek yoktu. Nitekim içinde iki Sezen Aksu bestesinin (“Hovarda” / “Hoş Geldin Hüzün”) yer aldığı bu “single”, Emel’in tüm kariyerinin en çok ses getiren çalışması olacaktı.


Bir de tam yeridir diye yazayım istedim. Bu “single” denen formatın ülkede yaygınlaşamamasının en büyük nedeni, firmaların pazarlama hatasıdır tamamen. Kaset ve CD’lerin üzerine hiçbir fiyat etiketi basılmadan yayınlanan onlarca “single”, yıllar boyunca hep albüm fiyatına satıldı kasetçiler ve müzik marketler tarafından. Dolayısıyla, iki üç şarkı için dinleyici o kadar para vermekten imtina etti.

Kabul etmek gerekir ki hem müzik üretenler hem de satanlar için çok akılcı bir yöntemdir “single”. Hem sürekli kendinizi yeniler, yeni şeyler sunarsınız, hem de bunu yapmak için bir albüm dolusu şarkı biriktirmenize gerek kalmaz. Bir albümlük stüdyo ve bir o kadar baskı masrafı da olmaz. Nitekim yurt dışında bu formatın hiç gündemden düşmemesi de bundandır, zamanında 45 devirli plakların bu ülkede kapış kapış satılması da. Ama gelin görün ki yakın zamana kadar Türkiye’nin en büyük müzik marketlerinden birinde Kenan Doğulu’nun tek şarkılık “Gençlik Marşı” “single”ı bile albüm fiyatına satılıyordu. Muhtemelen hala da raflarda alıcı beklemektedir ki ve ben bile almadım, artık kim alır siz düşünün.

Diyorum ve tekrar “çilli güzel”imizin  maceralarına kaldığım yerden devam ediyorum.

Sezen Aksu’nun sağa sola verdiği bestelerle fırtınalar estirdiği o dönem, Sezen ve Emel ortak çalışmasından da muhteşem bir sonuç çıkmıştı ortaya. “Hovarda” kelimenin tam anlamıyla ortalığı yıktı geçti. Sezen Aksu’nun bundan sonrasında artık bildik popüler şarkı formlarını nasıl altüst edip, aynı şarkıda birkaç farklı şarkı dinliyormuş hissi uyandıran sıçramalı (daha uygun bir tabir bulamadım) şarkılar üretmeye başlayacağının ve giderek bunu bir tarz haline getireceğinin ilk habercileriydi her iki şarkı da.

Bir başka önemli husus da Murat Yeter ismiydi hiç kuşkusuz. Daha önce aranjör olarak hep Aykut Gürel’le çalışmıştı Emel ve Gürel’in usta ellerinden hep mükemmel işler çıkmış, bu da onun en büyük şansı olmuştu hiç kuşkusuz. Ancak bu defa, adı sanı pek duyulmamış Murat Yeter’e emanet etmişti şarkılarını Emel. Neyse ki ortaya çok etkileyici bir iş çıkmıştı. Ritmi biraz daha fazla ön plana çıkaran çarpıcı düzenlemeler, Murat Yeter isminin ülke popüler müziğinde önemli aranjörlerden biri sıfatını kazanacağının da habercisi olacaktı. Yani neresinden baksanız her şeyiyle yeni bir şeydi bu çalışma. Üstüne üstlük, bir de güzel kliple desteklenince, tadına doyum olmadı.


Zaten ne yapsa, ne kadar kadın kadın makyajlara, kostümlere bürünse de yaramaz bir kız çocuğu görüntüsünü hiç yitirmeyen Emel, “Hovarda” klibinde bir sokak çocuğu tiplemesiyle çıkıyordu izleyici karşısına. Deniz Arcak, Seray Sever ve Emel’in kızı Çağrı’nın da rol aldığı klip adeta bir kısa film tadında kurgulanmıştı ve şarkının sözleriyle pek ilintili olmasa da geçip giden görüntüler –ki klip mantığında zaten böyle bir gereklilik hiç olmadı- izleyene çok eğlenceli dakikalar yaşatıyordu. Klip de çok sevildi, şarkı da. Ve böylece 1994 Emel için epeyce verimli oldu.


Yılbaşı gecesi televizyon kanallarında bütün coşkusuyla devam ediyordu. 1994’ü 95’e bağlamamıza birkaç saat kalmıştı. Show TV o gece bütün yayını üç boyutlu yapıyordu ve gazeteler yoluyla izleyicilere dağıtılan üç boyutlu gözlüklerden biriyle ekran karşısına geçtiyseniz benim gibi, ekrandaki herkes sanki odanın içinde, bir karış mesafede şarkı söylüyordu. Bu şarkının bazı bölümleri Bangles grubunun “Walk Like An Egyptian” şarkısına ne kadar benziyordu. Ama ne gam, pek de güzeldi vallahi. “Hovarda” ve “Hoş Geldin Hüzün” gibi iki muhteşem şarkının ardından, tamamen Sezen Aksu eli değmiş bir albüm kuşkusuz mükemmel olmalıydı. Ertesi gün ilk iş, gidip bu albümü satın almalıydım. Üstelik bu albümün kayıt edildiği yerde ben de bulunmuş, tamamını değilse bile, en azından başlangıç aşamasına uzaktan uzağa şahit bile olmuştum. Albümde adı geçen herkesi tanıyordum canım, hepsini görmüştüm. Daha ne olsundu ?

Ancak gözlerimle de görmüştüm ki çalışmalara Kasım ayında start verilmiş ve albüm yılbaşına yetiştirilmişti. Yani ortada bir acele vardı. Kim bilir belki de “Hovarda”nın etkisi geçmeden arkasını getirmekti niyet. Ancak istenen olmayacaktı ne çare.

Emel solo kariyerine başladığından bu yana ilk kez Şahin Özer’in kanatları altından çıkıyordu bu albümle. O günlerin yükselen değeri Raks firmasına yumuşak bir geçiş yapmış, Şahin Özer’in babacanlığından istifadeyle, tazminat mazminat ödemeden Özer Plak’la olan mukavelesine nokta (sonradan anlayacağımız üzere, aslında virgül) koymuştu. Öylesi bir baba-kız ilişkisi vardı zira sanatçı ve prodüktörü arasında.

O günlerde sık sık uğramakta ve her uğrayışımızda saatler geçirmekte olduğumuz Unkapanı’ndaki Özer Plak ofisinde Emel’le sayısız kez karşılaşmışızdır herhalde. Her zaman yaptığım gibi, tüm kariyerini, gelmişini geçmişini sular seller gibi ezber ettiğim birini karşımda görünce onu hiç tanımıyormuş gibi yapmıştım ki Şahin Özer’in bizi nezaket icabı tanıştırması haricinde aramızda bir diyalog da geçmemişti. Sanki ben Emel’i daha önce televizyonda bile görmemiştim. O derece de renk vermiyor, kaş altından izlemelerimi ise hiç sezdirmediğimi varsayıyordum. Sanırım sezmiş ama o da sezdiğini sezdirmemişti. Ben ne kadar kurt bir hayransam, karşımdaki de o kadar kurt bir hayran olunandı, öyle olmasa niye hayran olacaktım ki zaten?

Sonrasında konuşmuşluğumuz, görüşmüşlüğümüz de olmadı değil, oldu ama henüz daha oralara gelmedik zira hala 1994 yılını 95 yılına bağlayan yılbaşı gecesindeyiz.

Televizyonda yayınlanan her müzikli eğlence programını, her klibi, konseri tekrar tekrar izleme arzumun bir tezahürü olarak defalarca silip silip üzerine yeniden kayıt yaptığım video kasetlerim bir süredir birer ikişer su koyuvermeye başlamıştı. Ya başından sonuna çizik çizik, karlı ve dalgalı kaydediyorlardı artık, ya da ben kaydettiklerini sanırken, sonrasında izlemek için “play” tuşuna bastığımda hiç ses ve görüntü vermiyorlardı.

Video kaset çılgınlığı çoktan bitmiş, videolar evlerin baş köşelerinden çoktan kaldırılmış, arızalanan cihazların yerine yenileri alınmamıştı. Çünkü bir süredir bir dolu özel kanalımız vardı ve kimsenin videoyu  ikinci bir kanal gibi kullanmasına gerek kalmamıştı. Bundandır ki boş video kasetler de her yerde bulunmaz, satılmaz olmuştu. Hele benim gibi, “betamax” teknolojisiyle çalışan bir video cihazı olanlar için durum büsbütün zordu. Eski kasetler yıpranıyor, yerine yenileri alınamıyor ama yine de her şey kaydediliyordu arşivci inadım inatlığımla.

O gece de yılbaşının keyfini sürememiş, ne tombala, ne hindi dolması, ne de türlü çeşitli çerez, pasta, börek, çöreğe yüz vermiş, gecenin büyük kısmını televizyon karşısında geçirmiştim. Kanal kanal dolaşıyor, hangi kanalda kayda değer bir şeye rastlarsam basıyordum video cihazımın “rec” düğmesine. Emel’in klipiyle daldığım eskilerden kızımın çığlıklarıyla dönecektim geriye. Henüz bir yaşını doldurmuş bir bebekti ve az önce uykudan uyanmış, ağlıyordu. Şimdi “Bandıra Bandıra” vaktiydi. Onu kucağıma alacak “Bandıra Bandıra ye beni, hiç doyamazsın tadıma,” şarkısını mütemadiyen söyleyerek evin koridorlarında deli gibi koşturacaktım. Bu bebek uyutma yöntemini nasıl keşfetmiştik bilmiyorum ama her defasında mutlak işe yarıyordu.

Emel’in klipinin yayınlandığı Show TV’de birazdan kırmızı noktalı bir film başlayacaktı. Kanalı değiştirdim, ilk özel kanalımız Magic Box Star 1’de sunucu Güler Kazmacı araba çekilişine devam ediyordu. “Bandıra Bandıra” tekerlememe Güler Kazmacı’nın yapay neşeli başöğretmen sesi eşlik ederken, yeni bir yılın ilk saatleri çoktan geride kalmıştı. Sene 1995 olmuştu işte.


Bugün dahi en sevdiğim Emel albümü “Ruhun Duymaz”dır. Hala her dinleyişimde “Rastgele”ye ağlamazsam o pek eğreti ismine rağmen “Yaradana Kurban”a ağlarım. Bir albümü sevdiren, dinleyeni ağlatması olabilir mi? Aksine, “Bir Ümit Doğmaz mı”, “Her Gece” ve “Ruhun Duymaz” da acayip eğlenceli şarkılardı. Hele bir de “Sakatlık Bende” vardı ki, o da “Yaradana Kurban”dan bile eğreti adına rağmen olağanüstü bir şarkıydı. Güzel albümdü vesselam. Ama olmadı ve artık bilinmez neden, “Hovarda”nın “remix” (bu kelimeyi ne zaman yazsam Word’ün yazım denetimi hatalı diye altını çiziyor, en iyisi Türkçeleştirip “yeniden karıştırma” mı desem acaba?) versiyonu bile albümün ilgi görmesine yetmedi. Çünkü ortalık, kelimenin tam anlamıyla bayram yeri gibiydi. Nasıl mı? Aynen şöyle: 

1995, popun beti bereketi bol yıllarından biri olarak müzik tarihine geçti. Rebeka’nın yerinde şişenin dibine vurup sirtaki yapan, ama nedense İspanyol çingenesi kıyafetleri giyen genç delikanlı Akın, beter diksiyonu ve telaffuzu, kırık Türkçesi, kasketi ve İtalyan usulü şarkılarıyla Latin isimli “gurbetçi” genç Rafet El Roman, bilumum elektronik sesler eşliğinde “duvaksız gelin olmaz” diyorsa da şarkısında, dönemin pop anlayışında aykırı durması sebebiyle “rocker” damgasını tereddütsüz yapıştırdığımız Özlem Tekin, gitarını erken kapanın yanık yanık Endülüs arabeski sosuna bulanmış şarkılarıyla bitmez tükenmez yaz aşkları anlatacağı günlerin ilk habercisi olacak Ege, popun ergen yaş ortalamasında 25’inden sonra da meşhur olunabileceğini ispat eden, sandalyeye ters oturup, ellerini kollarına vura vura “Umrumda Değil” derken soğuk mu seksi mi olduğuna karar veremediğimiz Candan Erçetin, Yerebatan Sarnıcında çekilmiş karanlık ve mistik klibinde seslendirdiği “Uhde” adlı şarkının tasavvufi sözleri nedeniyle memlekette yükselen değer olmaya başlamış din sömürücülerinin nazarı dikkatini üzerine çeken Seçil, geride kalan dört yıl sonunda nihayet en küçük parçasına dek bölünen İzel-Çelik-Ercan üçlüsünün en dişe dokunur parçası, bir ıssız adanın kumsalında amazon kılığında uzanmış, “kurbanı olacağı” sevgilisinin onu gelip kurtarmasını bekleyen İzel, bir kamyonetin arkasında yolculuk eden şirin mi şirin otostopçu Pınar Aylin, “Sevişeceğiz sabahlara kadar, sırf inat senin cici babana,” derken pek asi, ama bir o kadar da evin efendi oğlu görüntüsünde, yakışıklı mı yakışıklı Kerim Tekin, düşündeki adamın peşi sıra bilinç altı bilinç üstü arasında gidip gelen ressame (kadın ressam anlamında) Sibel Alaş ve daha niceleri, ilk albümleriyle sökün ettiler müzik dünyasına.     

Yanı sıra Kenan Doğulu, Bendeniz, Burak Kut, Yeşim Salkım, Yıldız Tilbe, Çelik, Sibel Tüzün, Gökhan Kırdar, Ferda Anıl Yarkın ve Nalan gibi isimler de ilk albümleriyle kazandıkları başarının izlerini 1995 yılında yayınlayacakları ikinci albümleriyle sürecekler, Barış Manço, Mazhar-Fuat-Özkan, Sezen Aksu, Nazan Öncel gibi deneyimli isimler de yeni albümleriyle bu kalabalığın içerisinde boy göstereceklerdi.

O yılın bahar ayları Mirkelam fırtınasıyla geçer, herkes bir klip boyunca dere tepe dümdüz koşan bu adamın kim olduğunu merak eder, ne var ki tanıdıktan sonra pek de umduğunu bulamazken, yaz aylarında ortalık Sezen Aksu’nun Doğudan yükselen ışığıyla aydınlanacaktı. Başkalarına şarkı vermek konusunda eli alabildiğine açık Sezen Aksu, popüler müzik ne gerektiriyorsa onu içeren şarkılarını yine eşe dosta dağıtmış, kendisi ise onu artık bambaşka kulvarlarda koşturacak bir arayışın peşine düşmüştü. Emel’e verdiği o canım şarkılar da o karambolde kaynadı gitti. Ne olmuşsa olmuş, “Ruhun Duymaz” albümü beklenen ilgiyi görmemişti. Kısmet bir sonraki albümeydi artık.


Tarih: 15 Aralık 2002. Yer: Radyo Odtü stüdyoları, Ankara (bu esnada fonda Ertürk Yöntem haber programlarının değişmez müziği “Chariots of Fire” çalınmaktadır). Stüdyoda gerilim had safhada. Çünkü programın yapımcı ve sunucusu Hakan, o gün canlı yayında Emel’i konuk edecek. Ne var ki yolunda gitmeyen bir şeyler var. Yayın başlamış olmasına rağmen Emel hala ortalarda yok! Dışarıda kar diz boyu. Emel uçakla değil, özel arabası ve ekibiyle İstanbul’dan Ankara’ya geliyor. Daha doğrusu gelmeye çalışıyor. Yayına yetişmesi imkansız görünüyor.

Hakan şaşkın ve çaresiz. Bir haftadır derleyip toparladığı eski Emel şarkılarını bir kenara koyup, başka şarkılarla programı idare etmeye çalışıyor (Hakan’ın şaşkın ve panik içerisindeki yüzü hareketli bir kamerayla görüntülenir, hatta kamera gözünün içine girer). Derken aklına telefon bağlantısı yapma fikri geliyor. Önce Emel’in canlı yayına yetişemeyeceğini anlatıyor dinleyicilere, ardından telefon bağlantısını gerçekleştiriyor.

O gün telefon bağlantısında Emel’in yeni albümü “Arabesk”ten bahsetmiştik ağırlıklı olarak. Albüm o günlerde piyasaya çıkmıştı ve çıkışı Ankara’nın hemen her yerinde “billboard” ilanlarıyla duyuruluyordu. Yeni transfer olduğu DMC firması (camiada “diemsi” olarak bilinir, bence “demece”) Emel için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Emel çok mutluydu. Hem övünçle albümünü anlatıyor, hem de arada çaldığım eski şarkılarını duydukça “İnanamıyorum, bunları nerden buldunuz,” türevi cümleler sarf ederken, sesine yapay bir şaşkınlık tonu sıvayarak arşivci ruhumu alabildiğine coşturuyordu.

Bülent Osma’nın kişisel arşivinden aldığım Eurovision kayıtları, arşivimin nadide parçaları olarak gözüm gibi baktığım Altın Güvercin kasetleri ve iki Emel-Erdal albümünden devşirdiklerimle küçük çaplı bir Emel belgeseli planlamış, ama Emel’in stüdyoya gelememesi nedeniyle belgeselin çapını planladığımdan da küçük hale getirmek zorunda kalmıştım.

Aynı günün akşamı bu defa televizyon stüdyosunda Emel’le bir araya geldiğimizde, aslında birbirimizi önceden tanıdığımız (Şahin Özer’in ofisinden elbette, FT stüdyosundaki günleri doğal olarak hatırlamadı, ben de üstelemedim zaten) ortaya çıktı önce, sonra ayaküstü bir sohbet koyulttuk.

Emel’in bir mimozadan ziyade buram buram festival kokuyor olması nedeniyle hiç mi hiç içimi açmayan “Bir Mimoza Kokusu”nu çok sevdiğini söylemesine pek şaştım. Kısık gözlerini, kızıl saçlarını (gerçekten kızıldı, ona eminim) ve elbette çilli yüzünü dokunulabilir bir mesafeden görmenin, çok resmi de olsa tanışlığımız, önceden tanışıyor olmamızın beni o an orada bulunanlardan daha ayrıcalıklı kılmasının davranışlarıma kattığı anlamsız böbürlenme halinin tadını çıkardım. Az sonra Arı Stüdyosunun seyirci koltuklarında çekimine başlanan programı izlerken yine hülyalara dalacak, doksanlı yılların ikinci yarısını gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçirecektim.

“Ruhun Duymaz” albümünün umulan başarıyı kazanmamasının ardından eski firmasına, yani Şahin Özer’e geri dönmüştü Emel. Doksanların gelişiyle birlikte yaşanan pop patlaması biraz sakinleşmiş, ortalığı saran toz duman biraz seyrelmişti. Hakan Peker ve Çelik’in bile "Best Of" albümler yaptığı o günlerde, Emel bal gibi kıdemli sayılabilirdi artık. Seksenlerden doksanlara gelebilmiş sayılı isimden biri olarak popta bir yeri vardı ve mutlak o yerini koruyacak, kolay bırakmayacaktı. Merakla bekliyordum.

1998 yılında önceki yıllara nispetle çok daha az sayıda yeni şarkıcı piyasaya çıkar ve muvaffak olurken, doksanların yarattığı yıldızların yeni albümleri piyasayı canlı tutacaktı. Yılın en iyi çıkış yapan şarkıcısı Burcu Güneş olurken, Atilla Taş ve “Ham Çökelek” çılgınlığı uzun sürmeyecek, buna mukabil daha Haluk Levent ve Murat Göğebakan’ın sersemliğini üzerimizden atamamışken, yeni bir bağıran erkek şarkıcımız daha olacak, o günlerde ilk albümünü çıkaran Kıraç’ın “volume” ayarı o günlerden bugünlere, bir türlü makul seviyeyi bulamayacaktı.

Bulutsuzluk Özlemi, Yeni Türkü, Bülent Ortaçgil, Leman Sam ve Zuhal Olcay yeni albümler yapmasa, Sezen Aksu “Adı Bende Saklı”yla ortalığı yıkıp geçmese, biz Rafet El Roman’ın “macera dolu Amerika”sında “remix remix” dolaştığımız, Athena sayesinde “ska”yla tanıştığımız, Sibel Tüzün’ün yüz seksen derece dönüşle süper seksi kadından dövmeli ve kel bir “rock” yıldıza dönüşmesine şaştığımızla kalarak geçirebilirdik 1998 yılını.

Neyse ki Emel üç yıl aradan sonra yaptığı albümünü o yıl yayınladı da yüreğimize biraz su serpildi. En azından benim yüreğime (yani ben doksanlarla beraber tekrar hayatımıza giren ve Emel’in suretinde de ziyadesiyle karşılığını bulan eğlencelik ve günübirlik popu seviyordum, öyle değişsin, ultra snop olsun, yok aman “rock”a yüz sürsün, dile kolay gelmesin gibi kaygılarım bir yere kadardı, gerisi civaydı, havaydı).     


1998 tarihli Emel albümü “Bana Özel” adını taşımakta idi. Bu kez Sezen Aksu’dan bir beste alınmış, o günlerde yıldızı iyiden iyiye parlayan Nazan Öncel, her daim Şehrazat ve Murat Yeter, yanı sıra Ercüment Vural ve Bendeniz de besteleriyle albüme katkıda bulunmuştu. Albüme “cover” kontenjanından giren şarkı iki şarkıdan biri Nazan Öncel imzalı “Bana Özel”, bir diğeri ise “Bir Garip Yolcuyum” olmuştu.

Daha albümün ilk şarkısı “Gönülden Gönüle” ile dinleyenleri vuruyordu Emel. Ardından gelen “Bana Özel” ve “Çiçeklendim” ile de “hit” potansiyeli tamamlanıyordu. Gözlerini yana kaydırıp, şaşkın bir ifadeyle “Oooooooo” yaparken çekilmiş resminin yer aldığı kapak kompozisyonu da çok pop ve çok eğlenceliydi. Nitekim bu albüm, Emel’in iki binlere doğru yol alacak pop yıldızlığı kariyerinde doğru bir yer ve zamanda duracaktı.


“Gönülden Gönüle” şarkısı için çekilen klipte Emel beraberinde Didem Uzel ve birkaç mankenle daha, İkinci Dünya Savaşı yıllarında hangi ülkenin ordusuna mensup olduklarını bir türlü anlayamadığım ama hepsi pek yakışıklı ve adeta “Yalan Rüzgarı”ndan kaçmışça steril bir avuç genç askerle yavuklu-oynaş-ahbap-sevgili arası bir mesafede görüntü veriyorlardı.


Zaman zaman kadehler kalkıyor, kahkahalar atılıyor, eğlencenin dibine vuruluyor, sonra Emel birden hüzünlere bürünüyor, sonra askerler cepheye uğurlanıyor, derken birden Woody Allen’ın “Radyo Günleri” filminden çıkıp gelmiş bir sahnede Emel bacağına kalemle naylon çorap izi çiziyordu (savaş yıllarında yokluktan çorap bulamayan kadınlar yaparmış bunu).

Şarkıda bahsi geçen gönülden gönüle uçma, kucaktan kucağa düşme durumunun olanca dramatikliğine ucundan kıyısından bir toplumsal eleştiri, bir savaş karşıtlığı sosu mu sürülmek istenmişti, yoksa kırklı yıllar estetiğinin göz okşarlığından gayri bir esbap-ı mucizesi yok mu idi bu klibin de ben mi gene sinekten yağ çıkarıyordum bilinmez ama o vakitler “video müzik ödülleri” denen şey, gerçekten “video-klip”lere bihakkın verilen bir ödül olsa idi -ki bu vakitler de hala değil o ayrı- bence “Gönülden Gönüle” 1998 yılının klibi idi. 

Kızım çoktan bebeklikten çıkmış, artık “Bandıra Bandıra” ile uykuya dalmaz olmuş, kendi beğendiği ve seçtiği şarkıları yarım yamalak da olsa diline dolamıştı. Video ekolünden yetişmiş bir seksenli yıllar ergeni olarak nice geç kalmış olsam da kamera ya da “handy-cam” denilen aletlerden bir tane edinmem o günlere dek gelir.

Bundan kelli yaşadığımız her şey, hayatın her karesi, üşenildiği için bir türlü fotoğraf makinesinden sökülüp tab edilmeye götürülemeyen fotoğraf filmlerine değil, kamera kasetlerine kaydedilecekti tarafımdan. Bugün dolaplarımın bir köşesinde durup duran bir yığın kamera kaseti o günlerden kalmadır. Allah’ım neler kaydetmişim. Bilumum tatil köylerinin bilumum sıkıcı animasyonları mı istersiniz, bitmek bilmeyen deniz, kum, güneş görüntüleri mi (ne de olsa seksenli yıllar boyunca hep mavi yolculuklara özenerek geçmişti orta halli aile yaşantılarımız), bir değil, iki değil, en az beş ailelik koloniler halinde pastalı, börekli, yemekli ev gezmelerine dadandığımız günlerin uzadıkça uzayan, üzerine her kamera çevrilenin kendini bir espri yapmak zorunda hissettiği o tahammülfersa iç mekan çekimleri mi...

Tabii ki en çok çocuğunu çekerdi insan kamerasıyla ki ben de öyle yapmışım. Geçenlerde şöyle bir izleyeyim dedim. Evde müzik sesi eksik olmadığından mıdır nedir, sonrasında haliyle gına getirecek ve müziğe bir müddet gayet mesafeli duracak kızım, o dönem en çok üç şarkıyı dolamış yarım yamalak diline; Rober Hatemo’dan “Esmer”, Yeşim Salkım’dan “Gözü Kor Olası” ve Nilüfer’den “Mavilim”. Bunların arasına “Gönülden Gönüle”yi de dahil etmemiş olması çok makul tabi. Emel daha olgun bir pop yapıyordu artık. E ben de olgun yaşlarıma demir atmıştım zaten. Yani Emel’le yolculuğumuz gayet uyumlu devam ediyordu diyebiliriz.

2000 yılına geldiğimizde Emel “iksirli” bir albümle çıktı karşımıza. Albüm son derece şık ve özenilmiş, masalsı bir konseptle düzenlenmiş kartonet tasarımı ve CD baskısında hediye olarak verilmiş o günlerin gözde internet servis sağlayıcılarından Ixir’in bilmem kaç günlük ücretsiz bağlantı paketiyle göz kamaştırıyordu.


Henüz ADSL tabiri, en az yetmişlerde izlediğimiz Uzay Yolu dizisi kadar hayal mahsulü geliyordu kulağımıza. Pentium III işlemcili, DVD sürücülü, CD kaydedicili bir bilgisayar almış, kendimi Jules Verne romanlarındaki kadar bulunduğum zamanın ilerisinde hisseder olmuştum. Varlığım bilgisayarıma armağan olsundu artık. Kuruyan, yanan ve bir süre sonra bakamaz hale gelen gözler, sırt ve boyun ağrıları eşliğinde biteviye bir yorgunluk halini hayatıma sokacak nice kez sabahlara varan bilgisayar başında meşguliyet halim, bol çekirdekli işlemcili, likit kristal ekranlı bilgisayarımla bile azalmış değil bugün. İşin internet bağlantısı kısmı ise o günlerde gerçek bir kabustu.

İnternete telefon hattı üzerinden numara çevirerek bağlanılıyor, bereket ki en azından bu numara çevirme işini bir programcık yapıyor, eğer bağlandığınız numaralar meşgul değilse ve şansınız yaver giderse bir kerede, olmadı üç beş, hatta on deneme sonrasında sanal aleme girebiliyordunuz. Ama eziyet bu kadarla da bitmiyordu. İşinizin tam ortasında, sözgelimi önemli bir ICQ (o günlerin popüler bir iletişim programı) görüşmesi yaparken, bir araştırmanın tam ortasındayken, bir posta alırken ya da gönderirken bağlantınızın kopma ihtimali her zaman vardı ve internete girmek demek biraz da her an bağlantınızın kopabileceği ve tekrar bağlanmak için hattın meşgul olmadığı bir anı yakalamak için geçecek süre boyunca beklemek korkusunu da beraberinde yaşamak demekti.

Dahası ikinci bir telefon hattınız yoksa bu süre zarfında telefonu da kullanamaz, sizi arayanların ertesi gün “Ay şekerim telefonun sürekli meşguldü,” ve benzeri sitemli cümlelerine maruz kalırdınız. Tabi bütün bu şartlar altında internet üzerinden büyük boyutlu dosyalar indirmek ya da göndermek isterseniz, bu maruz kaldığınız eziyeti kendi isteğinizle üçe beşe katlamak demekti.

İşte bu işe yarardı bağlantı paketleri. Yani Banu Alkan’lı ve kestanecili reklamları ne kadar ilgi uyandırmış olsa da, ne kadar hızlı ve sorunsuz olduğu iddia edilse de İxir’in de bundan fazlasını vermesi pek mümkün değildi. Verdi mi vermedi mi bilemem, ben kullanmadım zaten; çok daha önce dünyanın parasını vererek başka bir paket satın almıştım çünkü.

Emel’in “Mucize” adı verilmiş albümü, henüz şarkı indirmenin saatler sürdüğü internet ortamında ne kadar yayıldı onu da bilemem ama CD satın almayı özendirici bu hamle beni pek de etkilemedi. Ben zaten havada karada gidip satın alacak banko müşterilerden biriydim ki bu CD’ler korsan kopyalamanın ufak ufak yayılmaya başladığı o günlerde hala basılmaya devam ediyorsa, bunda benim de payım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Hala da öyle.

Doğrusu “Mucize” albümü, albüme adını veren ve daha albümün açılışında içimi ferahlatan “Mucize” adlı şarkının dışında bana çok da dokunmayacaktı. İyisi mi o günlerde yazdığım albüm eleştiri yazısından alıntılarla aktarayım düşüncelerimi:

Son derece güzel bir kapak kompozisyonu içerisinde sunulan albüm, Sezen Aksu’nun “Mucize”siyle açılıyor. Harun Kolçak’ın “Kal Benimle”sini bir kere daha seslendirirken, yanına kızı Çağrı’yı da almış Emel. Bunu gazetelerden öğreniyoruz, zira albümün kapağında kızcağızın ismi hiç geçmediği gibi, bilmeyen birisi için Emel’le beraber çektirdikleri anne-kız resminin albümde ne işi olduğu da muamma.

Şarkının bu versiyonu, doğrusu Harun Kolçak’ın son albümündeki enfes düzenlemesinden sonra oldukça yavan geliyor dinleyene. Derken, şu sıralar klipiyle çok sık karşılaştığımız ‘Gel Günaha Girelim’ çıkageliyor. Uzun süredir, Sezen’in içinde bin söylenmemiş söz barındıran, incelikli ve farklı şarkı sözlerini mumla arar olduk. Bu şarkı da bildik sözleri ve artık içimize fenalık getiren ritmiyle, dile çok kolay yapışan ama bir o kadar da kolay sökülüp atılacak bir şarkı olarak gelip geçiyor. Bu anlamda bir sonraki ‘Cesaretsiz Yar’ da iyi bir şarkı aramakta olan dinleyiciden sabır istemekten öte bir şey yapmıyor.


Albümde beşinci sırada yer alan Koray Erentürk bestesi “Uyumam Sensiz” biraz su serpiyor yüreğimize. Her nedense, Şehrazat’ın kaleminden çıkmış izlenimi veren bu şarkı, hem Emel’in sesine çok yakışıyor, hem de hüzünlü melodisiyle içimizi ısıtıyor. 


Sırada son dönem albümlerin banko ismi Serdar Ortaç’ın bir bestesi var. Bu şarkının da bütün Serdar Ortaç şarkıları gibi kısa sürede bir “hit”e dönüşmemesi için hiç bir neden yok. Her zaman inanılması güç söz dizimi, mana ve dilbilgisi hatalarını yineleyen Serdar Ortaç’ın bu şarkıyı da hayli sallapati kotardığına şahit oluyoruz bir yandan amma, bir yandan biz de “Deli dünya dünya şansım yok,” diye zıplamaya başlıyoruz durduğumuz yerde.

Albümün B yüzü Serdar Ortaç ve Altan Çetin ortak yapımı bir şarkıyla açılıyor. “Gerdin beni aşkım!” diyor Emel ‘Acemi Aşık’ adını taşıyan bu şarkıda. Bu tuhaf şarkıyı yine bir Emel “klasiği” takip ediyor. Ümit Sayın’ın eli yüzü düzgün şarkılardan biri bu: “Çal Beni” . Tam da keyiflenedururken bu şarkıyla, karşımıza her hangi bir ilkokul öğrencisinin bile kolaylıkla besteleyebileceği türden bir şarkı çıkıyor. “Giden Gider” adlı bu Doğuş şarkısı neredeyse albümü disk çalardan çıkarıp attıracak kadar zorluyor dinleyeni. Yine de “ya sabır” çekip Metin Arolat’ın vasat mı vasat “Yaralıdır Yüreğim”ini (yürek sözcüğünün geçmediği bir şarkı bulamayacak mıyız artık?) dinlemeye gayret ediyoruz. Sonra tekrar bir Ümit Sayın bestesi geliyor ki, “Ağlar” adlı bu şarkı da halet-i ruhiyemizi değiştirmeye muvaffak olamıyor.

Nihayet albümün finalinde Şehrazat’ın bir dönem ardı ardına patlattığı ‘hit’lerin en afililerinden biri olan ‘Faka Bastın’ın yeni versiyonu çıkıyor karşımıza. Her zaman başarılı işler çıkartan Murat Yeter’in bu tatsız tuzsuz düzenlemesi karşısında ister istemez keşke eski haliyle albüme konulsaydı parça diye düşünüyoruz. En azından albüme biraz ruh gelirdi.

Pek tabiidir ki Emel uzunca bir süre bu şarkılarla her yerde boy gösterecek, klipler dönecek, albüm bir şekilde sattırılacak.Her şeyin kötü, daha kötü, daha da kötüye gittiği bir dönemde, çok değil, belki de bir beş yıl sonra, döneminin iyi albümlerinden biri olarak anılacak ‘Mucize’. Ama değil; Emel için değil. Artık yerini sağlamlaştırmış, ayakları yere basan, cebinde parası, arkasında her istediğini yapacak bir prodüktörü olan deneyimli isimlerden daha parlak, daha sıraya girmeyen, yol açan, yol gösteren şeyler beklemek hakkımız değil mi? Çok şey mi istiyoruz yoksa?

Şimdi yeniden okuyunca, üslubum fazla müşkülpesent gelse de bana, sevdiğim bir şarkıcının kariyerini sahiplenme konusunda gösterdiğim hassasiyetin doruk noktası bu yazı değil, onu biliyorum; daha acayipleri de var!

Albümü sevmemişim orası çok belli, kaldı ki “ileride dönemin iyi albümlerinden biri olarak anılacak” şeklindeki iyi niyetli öngörüm de pek tutmamış. O yılın en çok ses getiren albümlerinden biri Hakan Peker imzası taşırken (“İlla ki”), Sezen Aksu’nun “Deliveren”i seneye damgasını vurmuş. Ada Müzik’in “Eski 45’likler” serisi, bir yıla iki “single” ve bir albüm sığdıran Rafet El Roman’ın hala düzelmemiş diksiyonuna rağmen çok iş yapan “Hanımeli” adlı albümü, Bülent Ortaçgil’e saygı albümü “Şarkılar Bir Oyundur”, Marmara depremi sonrası yaşanılan toplumsal travmayı atlamamızdaki payıyla sadece müzik tarihine değil, ülke tarihine de adı not düşülecek “Elbette” şarkısı ve aynı adlı albümle Candan Erçetin başta olmak üzere 2000 yılının kayda değer çalışmaları arasında “Mucize”nin ön sıralarda sayılması mümkün değil.

Sisler yavaş yavaş dağılıyor, TRT Arı Stüdyosunun eski kokan (evet böyle bir koku var, babaannemin evi de eski kokar mesela) koridorları birer ikişer kararıyordu. Çekim bitmiş, herkes gitmişti. Emel bir hafta önce Ayşegül Aldinç’in yaptığını yapmamış, bizi çekimden sonra yemeğe davet etmemişti. Önceden tanış olmanın yersiz gururunu bir çırpıda boşlamış, onun çekimde anlattığı bir komik öyküye takılıp kalmıştım.

Emel’in temizlikçi kadını bir gün o evde yokken telefona bakar. Onun evde olmadığını söylerse de karşısındakini ikna edemez ve bunun üzerine biraz da sinirli “O şarkıcı bir kadındır, ne zaman ne yapacağı belli olmaz, ben ne bileyim ne zaman gelecek,” der. Herkesi güldürmüştü Emel temizlikçi kadın taklidiyle. O günlerde piyasaya çıkmış albümünün adı “Arabesk” olsa bile, o hep komikti, eğlenceliydi. Bu hali ona televizyon programcılığının kapılarını kolay aralayacak, iki binli yıllarda çeşitli programlar vasıtasıyla ekranda sık sık görünecek ve hep rahat ve komik haliyle her defasında izlemelere doyulmaz bir profil çizecekti.

Emel’in uzun aralıklarla süregelen bir de oyunculuk kariyeri var ki konu açılmışken bahsetmemek yakışık almaz. İlk kez 1991 senesinde yayın hayatına başlayan ve Bond filmlerinden kaçıp gelmiş gibi duran jartiyerli, iç çamaşırlı, gizemli kadınların kısık bir sesle “Onu bekliyorum, onu istiyorum,” türevi cümleler sarf ettiği tanıtım filmleriyle televizyon dünyasına bir hayli şaşaalı bir giriş yapan Tele-On adlı özel kanalın “Şen Dullar” dizisinde Emel, adı üzerinde bir şen dulu canlandırıyordu.

Elbette bugünün dizi anlayışına göre epeyce ilkel teknik şartlarda çekilmiş, yeterince komik olmayan bir “sit-com” ile yeterince dramatik olmayan bir drama kıvamında ilerleyen dizinin senaryo ve kurgu hataları da üzerine konduğunda, bu dizinin Emel’in kariyerine kattığı tek şey oyunculuk deneyimi olacaktı galiba. Zira bugün benim o diziden tek hatırladığım da, Emel’in kendisine çok benzeyen bir kadını canlandırmasına rağmen kendisine hiç benzemeyen bir kadın olarak beyazcamda rol kesmesi. Dizi ne kadar sürdü hatırlamıyorum ama Tele-On’un ömrü pek uzun olmadı, bilmem neden.  

“Faka Bastın” şarkısının sürrealist klibinde ve sonrasında çekeceği hemen her klipte mutlaka elini kolunu kameraya doğru sallayan, güzel ve uzun bacaklı, tercihen kırmızı renkli kostümler giymiş sarışın kadınlara rol veren yönetmen Sinan Çetin, “Bay E” adlı sürrealistin de sürrealisti (fevkaladenin fevkinde gibi yani) bir filme imza atarak neredeyse tamamen ölmüş olan Yeşilçam’a alaca bulaca bir seyirlik hediye edince, cümbür cemaat sinemalara koşmuş ve gişelerin önünde uzun kuyruklar oluşturmuş değildik elbette. O yıllarda çevrilen her Türk filmi gibi, “Bay E”ye de mesafeli durmuş ve filmin başrol oyuncusu Mehmet Ali Erbil’in ikibinli yıllarda çevrilecek bütün Türk filmlerinin demirbaşı olacağını aklımızın ucundan dahi geçirmemiştik.

Ben bahis konusu filmi nice sonra televizyon kanallarından birinde epeyce kesilerek de olsa yayınlandığında izleyecek ve bütün o cümbüşlü kadronun içinde Emel’in de yer aldığını görecektim. Şimdi zerre kadar hatırlamıyorum Emel filmde ne roldeydi, ne yapıyordu. Bu yazının yüzü suyu hürmetine bile filmin video kasetini arşivimden bulup çıkarıp yeniden izleme zahmetine girmedim. Zaten filmden hatırladığım tek şey, şarkıcı olmak için evini terk eden köylü kadını rolündeki Yonca Evcimik’e, oğlu rolündeki küçük çocuğun “Ana, şarkıcı mı olucan, ...tün mü kalktı?” diye çıkışması. Bence tüm Yeşilçam tarihinin en absürd sahnelerinden biriydi bu. 


“Arabesk” albümü sırtını büyük ölçüde Alper Narman – Fettah Can ikilisine dayamış bir albümdü. Ortalığın Altan Çetin “hit”lerinden geçilmediği bir dönemde, bu ikili adeta ona alternatif bir cephe olmuş, aynı minvalde şarkılar üretmelerine rağmen, Altan Çetin’in rayici gün geçtikçe artan bestelerine nispetle daha makul maliyetlerle “hit” sahibi olmak isteyen şarkıcılar için can simidi vazifesi görmüşlerdi. Nitekim albümdeki banko Sezen Aksu şarkısı bile bu defa ikinci sıraya düşmüş, Narman ve Can ikilisinin şarkıları bütüne hakim olmuştu.

Sonucu fena da olmadı, zira albüm Emel kariyerinin iki binlere taşınmasında atlama taşı vazifesi gördü  ve en azından “Mucize”nin yarattığı şüpheleri sildi. Demek ki “çilli güzel”in maceraları burada bitmemiş, söyleyecek sözleri tükenmemişti. Pekala güne ayak uydurmuş, yeni bir neslin de “playlist”ine girmeyi başarmıştı.

Bu albümden en çok “Kader”, “İllallah” ve “Leyla” ses getirdi. Bebekliğinde “Bandıra Bandıra” ile uyutulmuş, “Esmer sevdim herkes hayran”la anne babasını harika çocuk olduğuna kesinkes ikna etmiş (her anne babanın kendi çocuğu için aynı şeyleri hissettiğini neden sonra fark etseler bile), ancak yaşı ergenliğe dayanınca Türkçe popla arasına hatırı sayılır bir mesafe koymuş kızım bile bahis konusu üç şarkıyı dinler olunca kani olmuştum “Arabesk” albümünün misyonunu yerine getirdiğine.

Arsız etmişti beni pop dünyası. “Bunu duyduk, yenisi gelsin,” şeklindeydi her yeni albüme  piyasaya çıkışından üç ay sonraki duruşum. Bakalım Emel bundan sonra ne yapacaktı? Şarkıcı tayfasının bütün derdi de bencileyin hayranların aklındaki bu soru değil miydi zaten? Streslerden stres beğen ki bir önce yaptığından memnun kalmışları bir sonra yapacağından da memnun et. Vallahi hiç aklı yok bunların! Ben olsam ben ve benim gibilere rağmen şarkıcı olmaz, “bir şeye ne kadar uzak durursan, hakkında o kadar çok ahkam kesebilirsin” kuralının tadını doyasıya çıkarmayı yeğlerdim. Ama Emeldi bu, durur muydu? Durmazdı elbet. Durmadı da zaten.

“Ben unuttum çoktan, mutlak mutluluğu, gelen hoş geldi azı kaldı, gitti çoğu...” Bu cümle duracaktı yeni hayatımın kapı eşiğinde. Her şey çok yolundaydı, her şey tam istediğim gibiydi. Geceleri yatağa girdiğinde “Ne kadar mutlu ve huzurluyum şükürler olsun,” diyerek uykulara daldığı kaç zaman vardır ki insanın hayatında? Öyle bir zamandan geçiyordum. Ne ki bir kırılma noktasının arifesinde olduğumu öğrendiğimde, mutlak mutluluğun da geçici bir yanılsama olduğunun acı gerçeğine varacak, her zaman ki gibi yine bir şarkıdan alacaktım dersimi.

Aynı günlerde bir başka şarkı da “Yetinmeyi bilir misin, sana verdikleriyle hayatın? Hoş, bilsen de bilmesen de, yara bere içinde bu yollardan geçeceksin,” diyordu. Yetinmek yetmiyordu demek. Geçilecek ne sınavlar, ödenecek ne diyetler, mutlak mutluluğun önüne dikilecek daha ne engeller, atlatılacak ne badireler vardı daha kim bilir? Azı kalmış, çoğu  gitmiş olsa da... Bu Sezen her şeyi nerden biliyordu?

Sene 2007. Yaz bastıralı epey oldu. Magazin programlarında Bodrumların, Çeşmelerin ve bundan yirmi sene evvel Emel-Erdal ikilisinin bilumum pozlarına fon teşkil etmiş, mavi-yeşil cennet kıyılarımızın o vakitler henüz moda olmamış, bu vakitlerse akın akın rağbet gören bilmem ne “beach”leriyle dolu haberler gırla gidiyor. Kim uzanmış sere serpe, kim bikisinin üstünü çıkarmış, o sıra kimin selülitleri meydana çıkmış, kim kimle nerde nasıl güneşin tadını çıkarmış ?..

Bacaklar, popolar, göğüsler, göbekler, denize, suya, kuma, güneşe karışırken, ekrandan görüntüler hoplaya zıplaya akıp giderken, “şok şok şok” cümleler, “olay olay olay” sözler küt küt küt kafamıza kafamıza inerken, fondan yükselen şarkılar hep o bilmem ne “beach”lerin yazlık gözdeleri. En çok çalınan “Eğlenilecek Kızlar Evlenilecek Kızlar” mı ne ? Şarkının adı bile tek başına bir magazin programı mı ne ? Listeler muhtelif. Eğlenilecek kızlar kim, evlenilecek kızlar kim ? Anlaşılan bahis konusu şarkı amacına çoktan hizmet etmiş. Sene 2007. Yazan Sezen, söyleyen Emel.


Ne tuhaf bir tesadüftür ki Emel’in bir önceki albümü nasıl hayatımdaki önemli kırılma noktalarından birine denk geldiyse, bu albüm de bir başka önemli dönemeçte çıkacaktı karşıma. 2004 yılında piyasaya çıkan albüm “Çok Ayıp” adını taşıyordu. Ağırlıklı olarak Sezen Aksu şarkılarından oluşan bir albümdü bu. Emel ne yapsa etse Sezen Aksu’dan vazgeçemiyor, doğrusu da bu ya, Sezen şarkıları da ona çok yakışıyordu.

Nitekim bu albümde öncelikle albüme adını veren “Çok Ayıp” ve "Yaz Geldi", ardından da bol sulu klipiyle “Bilsem” epeyce ses getirdi. 


Bense en çok birkaç paragraf önce bahsi geçen ve o günlerdeki ruh halime her kelimesiyle hitap eden “Zorlama” ve “Başka Hayat” adlı şarkılara takılıp kalmıştım. Aynı dönemde yine bir  Sezen Aksu şarkısı olan ve Işın Karaca tarafından seslendirilen “Yetinmeyi Bilir misin”i de ardına koydu mu, bu üç şarkı beni yerlerde süründürüyor, artık o an içimde ne varsa, kah kahrımı, kah gücümü, kah hüznümü, kah vazgeçmişliğimi koyultuyor, büyütüyordu.


Albüme eğlenceli şarkılar kontenjanından girenler ise “Deli Değneği” ve “Yaz Geldi” idi. Gümbürtülü ritimler, karmaşık düzenlemeler yoktu bu albümde. Her şey çok sade, çok sakin ve çok profesyoneldi. Nitekim “Çok Ayıp”, Emel kariyerinin müzikalitesi yüksek çalışmalarından biri olarak müzik tarihine yazılacaktı.

Sonra Emel epeyce uzun bir süre televizyon programcısı olarak ekranlarda boy gösterdi. Bu işi çok iyi kıvırıyordu. Önceleri akşamüstü, daha sonra sabah kuşağında yayınlanan “talk-show” programında konukları kim olursa olsun, derli toplu, gürültü patırtıdan uzak, neşeli, eğlenceli ve zeki sohbetler yapmayı başaran Emel, bu konuda ne kadar becerikli olduğunu ele güne bir kez daha ispat ededursun, işin müzik tarafından hiçbir yeni bilgi gelmeyecekti bu iki sene boyunca.  Bilinen tek şey vardı. Emel yeni bir albüm söz konusu olduğunda yine Sezen’den vazgeçmeyecekti. Bunu her fırsatta söylüyordu zaten. Nitekim öyle de oldu.


“Eğlenilecek Kızlar, Evlenilecek Kızlar” bir yarım albümdü aslında. Sadece beş şarkı vardı bu albümde. Yola çıkarken maksat bir “maxi-single” yayınlamak mıydı yoksa elde henüz beş şarkı olsa bile yaz geçmeden piyasaya bir albüm sürmek mi bilinmez ama albüme adını veren şarkının” remix”iyle birlikte altı şarkılık bir “maxi-single” olarak yayınlanan bu albüm, Emel diskografisinin 2007 yılı hanesine yazıldı.


Bu çalışmada yer alan her iki Sezen Aksu şarkısı da yine çok parlak ve çok zeki Sezen Aksu cümleleri barındırıyordu. O kadar ki bir gece vakti albümün açılışında yer alan “Altın Kafes”i dinlerken, “Acının yüksek ateşi düşüp de ayrılık soğuyunca” cümlesini duyunca hissettiğim haset ertesi gün bir dörtlük olup kağıda dökülecekti kalemimden:

“Seni kıskanıyorum kadın
 Bu şarkıları nasıl yazdın
 Ozan mısın, aşık mısın, evliya mı
 Sen her şeyi nasıl bu kadar sezdin ?”

Bugünlerde bütün kanallarda Emel’in yeni klibi gösteriliyor. Klip Okan Bayülgen tarafından çekilmiş. Albümün çok eğlenceli ve çok pop kapak fotoğrafları da ona ait. Emel yine çok şirin, çok neşeli ve çok samimi görünüyor. Yıllar önce neyse hala o. Adeta yaşsız. Yani tam da hayran olduklarımızdan beklediğimiz gibi. Hala çilli ve hala bir Japon çizgi filmi kahramanı gibi gülünce göz çukurları iki çizgiden ibaret kalıyor.

Erdal kim bilir nerelerde, epeydir sesi soluğu çıkmıyor. Oya ve Bora’dan bu yana memlekette yeni bir sevimli ikili meşhur olmadı. FT Stüdyosu çoktan kapandı. Memlekette estetik ve kozmetik sektörü muasır medeniyetler seviyesine geldi geleli Kezbanlar güzelleşmek için Paris’e gitmeye gerek duymuyor. Video devrinin çoktan tarihe karışmış olması, içimdeki görüntü kaydetme ve kaydettiklerini ilelebet saklama histerisini hiç eksiltmedi. Şimdilerde eski video kasetlerimi DVD’ye aktarıyorum. Emel’in Erdal’ın resmini yırttığı kaset kapağı ile üç boyutlu “Ruhun Duymaz” klipini kaydettiğim video kaset ise hala kayıp.

Yazının son cümlelerini karaladığım şu dakikalarda bilgisayarımda hala Emel şarkıları dönüyor. Ta eskilerden, ilk 33’lük plaktan bir şarkı çalınıyor kulağıma. Hasbelkader tanışmış olsam da ne dostum ne ahbabım biri hakkında bunca sayfa dolusu yazı yazabilmemin, hakkında bu kadar çok şey söyleyebiliyor olmamın açıklaması gibi aslında bu şarkı: “Şarkı söyle, dünyaları dolaşsın, şarkı söyle dudaklar alev alsın, şarkı söyle gönüllerde ağlasın, bir şarkı ki getirsin seni bana...” O şarkı söyledi. Ben dinledim. Yıllar böyle geçti. Hikayenin özeti budur.

AÇIK ÖZÜR : Son yarım saattir yazıyı düzeltme maksatlı okurken, gözümün önünden sürekli Emel ismi geçince, konuyla hiç ilgisi olmayan bir anım düştü hatırıma. Ta seksenli yıllarda yatılı okul arkadaşlarım ve ben, ders arası öğlen molalarında videodan “Neşe-i Muhabbet” müzikalini seyrederdik (başrollerinde Emel Sayın, Coşkun Sabah, Mehmet Ali Erbil’in oynadığı, dönemin müzikaller furyası esnasında yapılmış ve Şan Tiyatrosunda sahnelenmiş alaturka bir müzikal). Oyunun sonlarına doğru bir yerlerde oyun iyiden iyiye Emel Sayın konserine dönerdi ve Emel Sayın üzerine yapışan yavruağzı renkli saten bir kostümle en hakikisinden bir assolist olarak sahneye arz-ı endam eder, başlardı Yıldırım Gürses’in meşhur “Eller Eller” şarkısını söylemeye. Kostüm o kadar dar ve o kadar satendi ki, ayıptır söylemesi göğüs uçları belli olurdu kumaşın altından. 


Aman ne beğenirdik, ne hoşumuza giderdi ergen ergen... Ölür bayılırdık yani. Bundandır ki uzun süre Emel Sayın’ın aramızdaki kod adı isminin başına getirdiğimiz “m” harfiyle telaffuzu oldu. Çok utanç verici ama ne çare vardır böyle bir anım, anlatmasam çalardım. Kendisinin bu durumdan hiç haberi olmamış olsa da, Sayın Emel Sayın’a gecikmiş özür borcumu bu vesileyle ödemek isterim. Saygılarımla...

EYLÜL 2006- HAZİRAN 2007