Bu Blogda Ara

Zuhal Olcay

KÜÇÜK BİR "HERKESİN BAŞINDAN GEÇEN” 

Zuhal Olcay’ ı kendi halinde bir tiyatro oyuncusu iken bir anda tüm Türkiye’nin tanıdığı bir isim haline getiren, seksenlerin başlarında TRT ekranlarında yayınlanan “Sönmüş Ocak” adlı televizyon filmi oldu. Bir süre sonra “Parmak Damgası” adlı diziyle tekrar ekranda boy gösterdiğinde, artık iyi kötü tanınır olmuştu. Alışageldiğimiz güzellikte ve sevimlilikte bir kadın oyuncu değildi. Alabildiğine soğuk, uzak, mesafeli bir görüntüsü ve klişeye, abartıya kaçmayan, deyim yerindeyse ‘tribünlere oynamayan’ bir oyunculuk tarzı vardı. Çok değil, birkaç yıl sonra ülke “show-business”inin ya da “performing-art”ının görüp göreceği en “cool” yıldızı olacağına o günlerde kimse ihtimal vermemişti. Televizyon denen kara kutu, Yeşilçam denen kirli beyaz perde, nice ismi, yüzü, görüntüyü, sesi yutmuştu bugüne dek. Hele ki gayesi şan, şöhret, para puldan ziyade sanat ve sadece sanat olanların hemen hiç esamisi okunmazdı bu taşlı dikenli yollarda. Ekranda her görünenin ertesi gün meşhur olduğu tek kanallı televizyon günlerinde Zuhal Olcay adını ezbere almıştık almasına; ama ne zamana ve nereye kadar kalırdı aklımızda, bunu henüz bilmiyorduk.

Ne var ki işin az bir az kokusunu alan kimi iş bilir Yeşilçam eşrafı, ivedilikle fark etmişti ki, seksenli yıllarda had safhaya çıkan sinema krizinin aşılmasında, seyircinin yeniden salonlara çekilmesinde, yapımcıların elinde kalan son silahlardan birisi beyazperdeye yeni yüzler, yeni nefesler kazandırmaktı ve Zuhal Olcay, seyirciye, televizyondan gelen aşinalığı bir yana, potansiyel oyunculuğu nedeniyle de bulunmaz nimetti Yeşilçam için.


Nitekim o kendi halindeki tiyatro oyuncusunun kendini Yeşilçam yollarında bulması için çok fazla zaman geçmesi gerekmedi. O derece hızlı oldu ki Zuhal Olcay’ın sinemada yükselişi, ilk filmi “İhtiras Fırtınası”yla aldığı ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ ödülünü, hemen ardından “Amansız Yol” filmiyle aldığı ‘En İyi Kadın Oyuncu’ Altın Portakalıyla perçinledi. 


Herkes hemfikirdi. Çok ciddi, çok disiplinli, çok gerçek bir oyuncu vardı karşımızda, öyle sanıldığı gibi kısa sürede geçip gideceğe pek benzemiyordu. Üstelik Yeşilçam, 12 Eylül sonrası, hiç olmadığı kadar içine kapanmış, daha sonra “bunalım sineması” diye adlandırılacak tuhaf bir iç hesaplaşmalar/psikolojik çözümlemeler filmleri sürecine girmişti. Zuhal Olcay, hem yüzü, hem oyunculuğu, hem de “cool” tavrıyla bu yeni nesil sinema anlayışının tam da arasan bulunmayacak Hint kumaşıydı. Üstüne üstlük yine 12 Eylül sonrasının doğal tepkisi olarak gelişen siyasal sinema denemelerinde rol almaktan da çekinmiyor, tüm kariyerleri boyunca sudan sabundan uzak durmuş, kendilerine pamuklara sarıp sarmalamış sinema “star”larımızın sırasına girmeye niyeti olmadığını da gözümüze sokuyordu. Ya da onun gözümüze sokmak gibi bir niyeti yoktu ama biz bundan fena halde gocunuyorduk.


“Kara Sevdalı Bulut”, “Bir Avuç Gökyüzü” derken, “Dünden Sonra Yarından Önce” gibi, “Med-Cezir Manzaraları” gibi, Türk sinemasında örneği çok az yapılmış denemelerle sürdü seksenlerde Zuhal Olcay’ın sinema serüveni. Merly Streep’in dünya sinemasında çok popüler olduğu bir dönemdi ve bazı çevreler gerek fizik, gerekse oyunculuk anlamında Zuhal Olcay’ı “yerli Merly Streep” ilan etmekte beis görmüyorlardı. Ama Zuhal Olcay, bahis konusu ismi bile geride bırakacak adımlarla ilerledikçe, bu tuhaf yakıştırma da unutulup gidecekti kendiliğinden.


Zuhal Olcay’ın sinemadaki önlenemeyen yükselişi devam ededururken, her nedense bir çokları gibi şöhret başını döndürmemiş ve başından beri ait olduğu tiyatro sahnelerinden onu koparamamıştı. Nitekim 1986 yılında, artık sinemada iyiden iyiye popüler olmuşken, “Martı” adlı oyundaki rolüyle tiyatrodan da ödül kazanacaktı.

Az önce bahsi geçen “Dünden Sonra Yarından Önce” adlı film, Zuhal Olcay filmografisinin belki en önemli filmi değildi ama, kariyerinin kilometre taşlarından biri oldu. Çünkü filmin Onno Tunç imzalı jenerik şarkısını kendisi seslendiriyordu ve bu, Zuhal Olcay’ın bugünlere dek gelecek şarkıcılık serüveninin ilk adımı olacaktı. Şarkıyı filmin video kasetinden teyp kasetine bir şekilde aktardığımı ve gece gündüz dinlediğimi hatırlıyorum o günlerde. Rivayete göre, Zuhal Olcay bir albüm hazırlığındaydı ve Onno Tunç’ la çalışıyorlardı.


Onno Tunç ki Sezen Aksu’ yla elele vermiş, ortalığı yıkıp geçiyor… Ben diyeyim 1987, siz deyin 1988. Zuhal Olcay’ a zaten bayılıyoruz. İkisinin ortaklığından ortaya ne çıkar, varın siz hesap edin. Ne var ki bu ortaklık için bizim daha birkaç sene beklememiz gerekecekti. Rivayet kısmen doğruydu. Ortada bir albüm fikri vardı, ama ne olacağı, nasıl olacağı henüz çok net değildi. Nitekim beklenen albüm, ancak 1989 yılının Aralık ayında vitrinlerde boy gösterebildi.

Henüz pop patlamamıştı. Neredeyse bir tek Sezen Aksu - Onno Tunç ve Mazhar-Fuat-Özkan’ dan ibaretti pop denilen şey. 1979’a kadar geriye giden geçmişlerine karşın, Yeni Türkü, seksenlerin son günlerinde çok dinlenir, sevilir olmuştu. Ve bu “trend”den yararlanmak için midir, yoksa tesadüf müdür bilinmez, Nükhet Duru da Selim Atakan, Derya Köroğlu, Murathan Mungan’ın yer aldığı ve “Benim Yolum” adı konulmuş bir albümle çıktı karşımıza tam da Zuhal Olcay’ın ilk albümünün piyasaya sürüldüğü o günlerde. Bu ilk bakışta ilgisiz gözüken kesişme, aslında hem Zuhal hem de Nükhet hayranlarını çok ilgilendiren önemli enteresanlıklar içeriyordu.

Nükhet’ e daha yolun en başında hatırı sayılır bir kariyer kazandıran o ilk şarkılarının baş mimarlarından biri Mehmet Teoman’dı. Nükhet Duru ve Mehmet Teoman’ın her anlamda ilişkilerini bitirdikleri yıllardan bu yana, neresinden baksanız on sene sonra ilk kez bir araya gelişlerinin vesilesiydi “Benim Yolum” adı verilmiş albüm. Zamanında Nükhet’e başka hiç kimsenin yazamayacağı kadar yakışan, tabir yerindeyse “cuk oturan” şarkılar yazan Mehmet Teoman, bu albümde sadece iki şarkıya imza atmıştı ama, Zuhal Olcay’ın aynı günlerde çıkan ilk albümü başlı başına bir Mehmet Teoman prodüksiyonuydu.


Başından sonuna dek bir aşk öyküsünün, ama aslında “hepimizin başından geçen” bir dolu aşk öyküsünün giriş, gelişme ve sonucundan oluşturulmuş şarkılarla kotarılmış albüm, İlhan İrem’ in senfonik-“rock” denemelerini ve Kenan’ın “Karı Koca Kavgası” adlı kült albümünü bir yana koyarsak, Türk popüler müzik tarihinde bir ilkti. Belli ki Nükhet Duru’nun artık başka sularda kulaç attığı zaman dilimi Mehmet Teoman’ın içindeki snop şarkı sözü yazarını öldürmemişti. Ve bir zaman Nükhet’e yakıştırılan elbise, bu kez kendiliğinden Zuhal Olcay’ın üzerine kalıp gibi oturuvermişti. Tuhaf bir şekilde bir dönüşüm olmuştu iki isim arasında bu iki ilgisiz albüm. Ve Nükhet’in bıraktığı yerden Zuhal almıştı bayrağı. Ama bu kadarla da kalmayacaktı bu albümlerin yollarının kesişmesi. İkinci kesişme, çok uzun yıllar sonra, bambaşka bir şekilde gerçekleşecekti.

“Küçük Bir Öykü Bu” adını taşıyan ilk albüm, her ne kadar o günlerin müzik piyasası içinde çok şaşırtıcı, çok farklı bir adım ise de, albüme imza atan üç isim yan yana konulduğunda, daha farklı bir şey çıkmasını beklemek aslında hata olurdu. Vedat Sakman’ın ve Mehmet Teoman’ın o güne dek yaptıkları ortadaydı. Zuhal Olcay’ı az çok tanıyanlar onun, birlikte göbek atılacak şarkılar söylemeyeceği konusunda kuşkusuz hemfikirdiler. Şarkı söyleyebildiğini zaten “Dünden Sonra Yarından Önce”yle kanıtlamıştı. Yani un, şeker, yağ hepsi vardı ve helva kelimenin tam anlamıyla mükemmel olmuştu. Bundandır ki bu tarz bir albümden o günlerde hiç de beklenmeyecek bir şekilde, albüm hem ilgi gördü, hem de hatırı sayılır ölçüde satış rakamları elde etti.

Belki tek eleştirilebilecek husus, Zuhal Olcay’ın bir şarkıcıdan çok bir tiyatro oyuncusu olduğunu albüm boyunca hissettiren yorumuydu ki, zaten bu da bazı eleştirilerde gündeme geldi. Diksiyon, artikülasyon ve diyafram eğitimi almış olmak bir avantaj olduğu kadar dezavantaj da olabiliyordu bir tiyatro oyuncusu şarkı söylemeye kalktığı zaman. Yoksa her tiyatro oyuncusuna potansiyel şarkıcı gözüyle bakmak gerekirdi ki Ayten Gökçer’den Nevra Serezli’ye, bir dolu müzikal de oynamış tiyatro oyuncumuz, bu konuda çok da dişe dokunur örnekler olamamışlardı malum. Ayla Algan’dan Işıl Yücesoy’a, bir o kadar da bu işin üstesinden gelen vardı şüphesiz. Zuhal Olcay’ın zaman içerisinde benim diyen şarkıcıdan daha usta yorumcu olabileceğine hep beraber şahit olacaktık ama “Küçük Bir Öykü Bu” da biraz da konsept gereği, böylesi bir teatral yorumun bilinçli olarak tercih edildiği de düşünülebilirdi pekala.




1989 yılında Türk gösteri dünyası “Evita” fırtınasıyla çalkalandı. Sahnelendiği tüm ülkelerde olay yaratmış bu çağdaş müzikal, dünya standartlarında bir prodüksiyonla seyirci önüne çıkarılacaktı ve o yıllarda İstanbul Şehir Tiyatrolarının Genel Sanat Yönetmeni olan Gencay Gürun bu işe neredeyse bir histeri derecesinde önayak olmuştu. Başından sonuna dek “Evita”, her safhasıyla Türkiye’de de olay oldu. Gencay Gürun, elini hiç bırakmadığı Cihan Ünal’ a Che rolünü zaten layık görmüştü, Evita içinse başından beri aklında tek isim vardı; Zuhal Olcay.

Ancak oyun hayli yüksek performans isteyen, alabildiğine yorucu ve bu haliyle tek bir kadroyla mütemadiyen sahnelenmesi pek de mümkün görünmeyen bir oyundu. Yedek bir kastın da mutlaka toparlanması şarttı. Zuhal Olcay’ a kimsenin bir itirazı yoktu. Ama  alternatifi kim olacaktı? Hem şarkı söyleyip, hem dans eden, hem de oyuncu performansı gösterecek ve gişe gereği az çok popüler de olacak kaç kişi vardı ki ülkede? Ajda Pekkan’dan Nükhet Duru’ya kadar kimler yazılmadı, çizilmedi ki? Kıran kırana bir süreç sonunda kavga dövüş üç Evita ve bir Che daha seçildi. Füsun Önal, Arsen Gürzap ve Deniz Türkali, Zuhal Olcay’a alternatif Evitalardı. İkinci Che ise Neco oldu.

Gelin görün ki, hakikaten dünyadaki emsalleri düzeyinde sahnelenen ve bu anlamda ülke gösteri tarihine geçen müzikal, kısa sürede gişede pes edecek ve Nurseli İdiz ve Ruhsal Öcal’lı ikinci bir denemeye rağmen, bir türlü seyirciyi tavlayamayacaktı. Oyunun 1989 yaz aylarında Harbiye Açıkhava Tiyatrosunda seyirci karşısında çıkan ilk versiyonunda Zuhal Olcay’lı geceleri kapalı gişe oynarken, aynı rağbet diğer Evitalar için söz konusu olmayacak, sonunda onca gürültü patırtısına rağmen müzikal perdelerini kapatmak zorunda kalacaktı. 

Bu örneğine çok az rastlanan muhteşem prodüksiyondan geriye bir tek ses kaydının kalmaması da kimsenin pek umurunda olmayacaktı bencileyin meraklıların dışında.

Zuhal Olcay’ın ikinci albümü için çok uzun bir süre geçmesi gerekmedi. İlk albümü de piyasaya süren Göksoy Plak, o günlerde ülkedeki en cesur, en yeniliklere açık müzik firmalarından biriydi. Muhtemelen ilk albümün başarısı Göksoy Plak’ı da heyecanlandırmış, başarı süratle ikiye katlanmak istenmişti. Ancak çok belliydi ki bir ikinci kez benzer bir albüm yapılamazdı.


Bu kez baştan sona bir öykü yoktu albümde ama her biri bir hikaye barındıran birbirinden etkili şarkılar vardı yine. Sanki önceki albüme sığmadığı için konulamamış izlenimi veren, yine Mehmet Teoman - Vedat Sakman imzalı “Bırak Her Şeyi” bunlardan biriydi. Behçet Necatigil’in unutulmaz şiiri “Sevgilerde”, Vedat Sakman’ın müziğiyle şarkı olmuştu albüme. Albümün açılış şarkısı “Süreyya”, yine bir Vedat Sakman şarkısıydı ve nispeten ‘kolay’ bir şarkı olarak, dillere düşecekti. Daha sonraları “Mahallenin Muhtarları” dizisinin Fadime’si olarak sevip, bir süreliğine, her nedense bağrımıza basacağımız Aydan Burhan da bu albümde şarkı sözü yazarı olarak yer alıyordu.

Zuhal Olcay’ın ilk şarkıcılık denemesi “Dünden Sonra Yarından Önce” de bu albüme girmişti. Ve yıllar önce apansız yitirdiğimiz Tayfun Karatekin’in bir şarkısı isim olmuştu albüme; “İki Çift Laf”. Şarkıları, yorumu, düzenlemeleri, kısaca her şeyiyle o günlerdeki popüler müzik piyasasının bir hayli dışında ve hatta bir o kadar da üstündeydi şüphesiz “İki Çift Laf”. Hatta, yapımcısını bile o kadar heyecanlandırmıştı ki bu albüm, kendi imzasını da altına attığı iki cümleyle Kamil Gök, dinleyenleri şöyle uyarıyordu: “Bu yapımdaki şarkıların hiçbirinde kompüter kullanılmamış, tümü toplu halde canlı olarak çalınıp kaydedilmiştir.” Ne var ki daha bilgisayar demeye bile dilimiz varmıyorken şu “kompüter”lere, onlar gelip hayatımıza bir anda yerleşecekler ve bu değişimden Zuhal Olcay bile nasibini alacaktı bir sonraki albümünde. Firma da değiştireceği için, Kamil Gök’ ün bu duruma ne diyeceğini ise asla öğrenemeyecektik.

Neresinden baksanız “Küçük Bir Öykü Bu”nun devamı, ya da yan ürünü sayılabilecek “İki Çift Laf”, 1990 yılında piyasaya çıkmıştı. Kısa bir süre sonra Aşkın Nur Yengi, Yonca Evcimik, Hakan Peker derken, o korkunç pop patlaması yaşandı ve bu karambolde Zuhal Olcay da ister istemez bir süre geri çekildi. Geri çekildi demek de çok doğru değil belki, zira o hep bir şeyler yapıyor, tiyatroda oynuyor, dizi film çekiyor, sinemada boy gösteriyordu.


Seksenlerde her ikisi de televizyon tarihine geçecek “Gecenin Öteki Yüzü” ve “Ateşten Günler” gibi iki başyapıtla karşımıza çıkmıştı. Doksanları ise o zamanlar henüz Türk usullerinin icat olunmadığı bir “sit-com” da Haluk Bilginer’le oynayarak karşılayacak ve bizi bir hayli şaşırtacaktı. “Gizli Yüz”le doruk noktasına çıkardığı “buğulu ve gizemli kadın” imajını yerle bir eden bu komik kadın, bize aslında oyuncu olduğunu da hiç unutturmaya niyetli değildi. Nitekim takvimler 1993’ü gösterdiğinde piyasaya sürülen üçüncü albümü de (bilmem bunun da etkisi var mıdır?) “Oyuncu” adıyla çıktı vitrinlere. Ses Tiyatrosunda çekilmiş olağanüstü güzel “oyuncu” Zuhal Olcay  fotoğraflarıyla süslü kapak, bu kez daha iddialı bir albümün habercisi gibiydi. Nitekim öyle de oldu.


1991 yılında Türk popunun gelmiş geçmiş en çok satan albümlerinden birine, “Gülümse”ye  Sezen Aksu’yla birlikte imza atan Onno Tunç, takip eden yıllar boyunca memleketin en çok aranılan, bu yüzden de en çok kazanan aranjörü ve bestecisi olacaktı. Hele ki Sezen’le araları özel sebeplerle açılınca, müzik dünyasında herkes Onno Tunç’la çalışmak için kuyruğa girecekti. Ardı ardına Nilüfer, Zerrin Özer, Ayşegül Aldinç, Yeşim Salkım ve Asya nasibini alacaktı bu furyadan. Zuhal Olcay ise bu işten en karlı çıkanlardan oldu. Çünkü diğer isimlerin hepsi bir şekilde popüler piyasa müziği dinleyicisini hedef kitle aldıkları için olsa gerek, Onno Tunç oyunu kuralına göre oynamış ama Zuhal Olcay’ ın albümüne iş bilirliği kadar ruhunu ve müzisyen yanını da koymuştu.

Zuhal Olcay’ı hiç ulaşmadığı kitlelere ulaştıracak şarkı, esprili sözleri ve günceli yakalayan ritmiyle “İyisin” olacaktı. Ama albüm, “Ayrılık” gibi, “Oyuncu” gibi, “Leyla” gibi hele hele “Tango” gibi şarkılar da ihtiva ediyordu ki, neresinden baksanız Zuhal Olcay – Onno Tunç işbirliğinin ne denli göz kamaştırıcı olduğu ortadaydı. Üstelik Onno Tunç’un etkisiyle olsa gerek, çok daha şarkıcı, çok daha yorumcu bir Zuhal Olcay vardı bu albümde. Özellikle “Tango” ve “Ayrılık” da doruğa çıkıyordu bu üstün yorum. 

Belli ki Zuhal Olcay’ın şarkıcılığı artık bir deneme, bir heves olmanın çok ötesindeydi. Yavaş yavaş her şeyin daha kötüye gideceği, daha kötü şarkı sözlerinin, şarkıların ve şarkıcıların ortalığı saracağı sonraki yıllar boyunca da hep aynı özenli ve usta işi albümleriyle Zuhal Olcay, kırk yıllık şarkıcılarımızın üzerine vazife etmediği bir işin altından ziyadesiyle kalkacak, en içimizin karardığı, kulaklarımızın köreldiği günlerde, şarkılarıyla yüreğimize su serpecekti.

Denilebilir ki “Oyuncu”, Zuhal Olcay’ın en hareketli ve popülerliğe en yüz süren albümü oldu. Çünkü her ne kadar içinde bulunduğu piyasanın çizgisinden gitmese de, “sound” ve ritim itibariyle o günlerin “trend”ini yakalamış bir albümdü. Onno Tunç’un ölümüyle devamı gelemeyen bu birliktelikten sonra Zuhal Olcay, uzun, epeyce uzun bir ara verecek ve sonra yine o daha az iddialı tarzına ve Vedat Sakman’a geri dönecekti.


Röportajlarından birinde o günleri, mealinde cümlelerle şöyle anlatıyor Zuhal Olcay: “Hakikaten bu piyasada ne işim var dediğim bir dönem oldu. Ben bu işi yapmamalıyım diye düşündüm ve elimi eteğimi çektim.” Haksız değildi. Doksanlarla alıp başını giden müzik piyasası, endüstri olabileceğinin farkına vardığı andan itibaren, her şeyi ama her şeyi denemeye niyetliydi ve bu her şeye aynı alt yapının üzerine farklı sözler yazarak dönüp dolaşıp dört akoru bize yutturan, olmadı tekerlemelerden şarkı üreten şarkı yazarları, mankeninden dansözüne, sokak çocuğundan ‘talk-show’cusuna şarkıcılar da dahildi. Ortalık toz dumandı ve Zuhal Olcay gibilerinin Hümeyra gibilerinin, Vedat Sakman, Leman Sam gibilerinin albüm yapması hem maddi hem manevi cesaret hatta cüret gerektirir olmuştu. Nitekim “Oyuncu” 1993 etiketi taşırken, bir sonra piyasaya çıkacak Zuhal Olcay albümü için 1998 yılını beklememiz gerekecekti.

Allahtan ülkede Ada Müzik, Kalan Müzik gibi (gibisi fazla aslında, başka yok) firmalar hala vardı da, bu çizgi dışı albümler sık sık olmasa da, hala yapılabiliyordu. İkibinli yıllar bize, bizden çok müzik firmalarına gösterecekti ki kaliteli olan, derli toplu olan, ticari olmayan da yeri gelince satabiliyor, hem de avuç dolusu para akıtılmış onlarca albümden çok daha sessiz ve derinden ama çok daha fazla alıcı bulabiliyordu. Ama henüz bu gerçeğin ayırdına varılmasına biraz daha zaman vardı.


Zuhal Olcay, yine tablo zarafetinde bir kapak kompozisyonu ve oya gibi işlenmiş şarkılarla dolu dördüncü albümünü “İhanet” adıyla piyasaya sürecekti. Kendisiyle, hayatla ve yaşadığı dünyayla uğraşan, didişen, bazen yenik düşen, bazen direnen, kentsoylu, eskisi kadar snop olmasa da, ucuz duyarlılıklara da gönül indirmemiş bir kadının, aslında bir insanın öyküleriyle işlenmiş şarkılarla dolu “İhanet”, Zuhal Olcay’a ve onun tarzına bayılanların hasretle kucakladığı bir albüm oldu.

Yıllar önce çekilmiş “Gecenin Öteki Yüzü” dizi filmine gönderme yapan aynı adlı şarkı, Vedat Sakman’ın Atilla İlhan mısralarından müziklediği “Ayrılık da Sevdaya Dahil”, ilk albümden ‘cover’lanan “Yalnızlığım” ve gerçeküstü klipi kadar çarpıcı sözleriyle de dikkat çeken “Issız Kaldım” başta olmak üzere, dinlemeye doyulmayacak güzellikte bir albümdü bu. Kıyametler koparmadı. Gazeteler, televizyonlar, yani adıyla sanıyla medya, her nedense bu işleriyle popüler karı kocayı ayrıldı-ayrılacak-kavga etti-dayak attı-sevgilisi var-ihanet-mihanet hikayeleriyle haber yapmayı tercih etti. Ama bir türlü medyanın istediği olmadı ve her ikisi de bir türlü magazin gündeminin içine çekilemedi ne çare.


Karı kocanın varlarını yoklarını ortaya koyarak inşa etmeye çalıştıkları tiyatro salonları yanıp, bütün birikimleri küle dönüşünce üzülmediler değil. Ama vazgeçmediler. “Tiyatro Stüdyosu” adıyla kurdukları ve oyuncu değil, oyun merkezli toplulukları, ülkede özel tiyatroların yanından bile geçmeye cesaret edemeyecekleri “Histeri” gibi ortalama tiyatrosever için bile bir hayli zor tiyatro oyunlarını seyirci önüne çıkardı. Ve Yeşilçam’ın  da neredeyse bitme noktasına geldiği doksanlı yılların ikinci yarısında Zuhal Olcay, tiyatro oyunculuğuyla ayakta kalmayı tercih etti. Ara ara, sinema ve televizyon dünyasının eşi emsali az bulunur yönetmen ve senaristlerinden Mahinur Ergun’un Türk televizyonculuğunun halihazırda seyrettiği çizginin çok dışında, çok ötesinde bir üslup ve anlayışla kotardığı kimi televizyon dizilerinde boy gösterdi. Şarkıcılık kariyerine ekleyeceği bir diğer kilometre taşı için ise ikibinli yılları bekleyecektik.


İkibinler, yeni milenyumla sökün ettiğinde hayatlarımıza, müzik piyasasında doksanlı yılların beti bereketi kalmamıştı artık Dinleyiciyi aptal yerine koymayı, ucuz ve yavan işlerle kolay yoldan kara geçmeyi, su akarken küpünü doldurmayı marifet sayan irili ufaklı onlarca müzik firmasının her biri kerameti kendinden menkul yapımcıları, şöyle bir oturup ellerini başlarının arasına koymak ve düşünmek zorunda bulmuşlardı kendilerini. Artık her attıkları oltaya bir balık takılmıyordu. Sapla samanın kaba tarafından da olsa ayrılmasının zamanı gelmişti.

Uluslararası firmaların Türk usulü kolları da dahil olmak üzere, bir dolu firma dağılma, kopma, ufalma sürecine girerken, bu dönemin parlayan yıldızı Kalan Müzik ve Ada Müzik olacaktı. Bütün Türk Müzik tarihine, kültürüne sahip çıkan yaklaşımları ve kısa vadeli karı değil, uzun vadeli başarıyı hedef alan politikalarıyla ülkede gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin Kültür Bakanlığı koltuğuna oturmuş koca koca milletvekillerinin yapamadıklarını yapacaklar ve onca kısıtlı imkana, karşılaştıkları onca engele rağmen sadece birer müzik firması gibi değil, adeta bir sivil toplum hareketi gibi gelişip, müziğe ve kültüre hizmet edeceklerdi.

O günlerde ardı ardına popüler müziğin her biri birer kilometre taşı olmuş isimlerinin plaklarda kalmış şarkılarını disklere aktaran ve “Eski 45’likler” adı altında bir seri albümü piyasaya süren Ada Müzik, Zuhal Olcay’ a da bu “konsept”te bir albüm önerisiyle gidecek ve daha sonra “Başucu Şarkıları” adını alacak bu albüm projesi, etkili yeni şarkı üretememekten muzdarip piyasanın can simidi gibi sarıldığı “cover” hadisesine bambaşka bir boyut getirecekti.


Eskinin unutulmaz onbir şarkısının Bülent Ortaçgil düzenlemeleri ve Zuhal Olcay yorumuyla taçlandırıldığı bu albüm, işinin ehli iki arşivcinin, Naim Dilmener ve Hakan Eren’in de etkili dokunuşlarıyla bir başyapıta dönüşecekti. Gönül Akkor’un ve Bora Ayanoğlu’nun sesinden kulaklarımıza yer etmiş “Güller Ve Dudaklar”la açılan albüm, Bulutsuzluk Özlemi’nin efsanevi “Tepedeki Çimenlik”iyle kapanıyor ve bir albüm süresince doyumsuz tatlar ve hazlar bırakarak kulaklarımızın pasını siliyordu. Bu albümden bir sene önce Bülent Ortaçgil’e saygı albümünde “Benimle Oynar mısın”ı seslendiren Zuhal Olcay, bu albümde Bülent Ortaçgil’le çalışmış, kendi kulvarındaki bir başka duayenle de yolları böylece kesişmişti.

“Başucu Şarkıları” albümüyle Zuhal Olcay bir kere daha şarkıcı kimliğiyle kendini kanıtlıyor, işi bir adım daha öteye götürerek, klasikleri klasikleşecek bir albümle önümüze çıkarıyor, şarkıların asıl sahiplerinin bile yapamadığını yapıyordu. Ada Müzik ise bu kadarıyla da yetinmeyecek, artık faaliyette olmayan Göksoy Plak’ta kalmış ilk iki albümün yayın haklarını da devralarak albümlerin CD formatında tıpkıbasımlarını yapacaktı.


Sinemanın gidişatı gereği artık daha az filmle karşımıza çıkmasına rağmen, yine de rol aldığı her filmle oyunculuk kariyerini de bir alım ileri götüren Zuhal Olcay, 2002 yılının son aylarında bu kez “Hiçbir Yerde” adlı filmle çıktı karşımıza. Bu çok etkileyici filmin aynı derecede çarpıcı müzikleri Cengiz Onural imzası taşıyordu. Filmin müziklerinin yanı sıra kimi pasajlarının da yer aldığı “soundtrack” albüm ise aynı günlerde piyasaya çıktı. Albümde Zuhal Olcay bir de şarkı söylüyordu ki, “Kalbim Uzaklarda Bir Yerde” adını taşıyan bu şarkı, halen piyasada bulunacak en yeni Zuhal Olcay kaydı. 


Aslında bütün bu satırlar dolusu yazıyı kaleme dökmeme sebep bir Zuhal Olcay konseridir. İlk kez 2002 yılında sahnelenen ve zaman ve mekan bulundukça, fasılalarla seyirci önüne çıkan bu tek başına ne konser, ne tiyatro oyunu, ne müzikal, ne dinleti, ne resital denebilecek ama “Siyah Beyaz Konser” ismi verilmiş performans, geçtiğimiz günlerde Ankara’da sahnelendi ve ben ne mutlu ki bu kez günler öncesinden bilet alarak, izleme imkanı buldum.

Anlatması çok zor. İzlemek lazım. Teatral şarkı söyleme tekniğini zaman içerisinde ustalıklı bir yoruma dönüştürmüş gerçek bir şarkıcının, oyunculuk altyapısını en doğru, en akıllıca yerinden işe dahil edip, özenle ve incelikle seçilmiş şarkılar, en az şarkılar kadar etkili bir “ambians” ve atmosferle seyirciyi büyülediği, tuhaf, adlandırması zor bir şey izledim o gece.


Başından sonuna kadar her şarkıda oynadı, her şarkıyı oynadı, her oyununu bir şarkıyla gerçeğe dönüştürdü sahnedeki kadın. Ömer Hayyam’dan Shakespeare’e, Lale Müldür’den Mehmet Teoman’a şiirli sözler, şiirler, Vedat Sakman’dan,  Selim Atakan’a, Onno Tunç’tan, Cenk Taşkan’a melodiler döküldü içimize. Tekniğiyle, ruhuyla, oyunuyla, duygusuyla her şarkıda oradan oraya savurdu Zuhal Olcay salonda bulunan herkesi. Kendi payıma ben, kişisel tarihimin en hazin, en onarılmaz zamanlarına denk düşen şarkıların, sanki kasıtlıymışçasına ardı ardına sıralandığı dakikalarda epey bir müddettir içimde biriktirdiğim sağanağa mani olamadım. “Hançer”, “Neden”, “Dağınık Yatak”, “Beni Benimle Bırak” ve “Çember” (abartmıyorum, aynen bu sırayla söylendi hepsi) nicedir acıtmamıştı bu kadar canımı. Konserden sonra toparlanmam hayli zor oldu.

Yazının ta başlarında bir yerlerde anlattığım o Nükhet Duru’nun “Benim Yolum” ve Zuhal Olcay’ın “Küçük Bir Öykü Bu” albümlerinin yıllar sonra yollarının kesiştiği yer de tam burasıydı işte. Aynı günlerde piyasaya çıkan o iki albümden de şarkılar vardı bu konserde. Nükhet’in o albümünden tam üç şarkı (“Dağınık Yatak”, “Hançer” ve “Destina”), Zuhal Olcay’ın yorumuyla tekrar hayat buluyordu sahnede. Aniden bastıran sağanak boşa değildi. Gidenler, yitirilenler, geri dönmeyeceğini bildiğiniz herkes, her şey can yakıyordu.

Zuhal Olcay’ın bize sunacakları bittiğinde alkışların ardı kesilmedi. Bir kez daha çıktı sahneye. Salonda en ön koltuklarda belli ki tanış olduğu birileri vardı. “Güller Ve Dudaklar” la “bis”e girdiğinde, onlarla göz göze geldi. Nedendir bilinmez, ağlayacak gibi oldu, toparlandı, şarkısını bir gayret bitirdi. Gece herkes için çok uzun olacaktı, kim bilir belki de o yüzden, salon çok geç boşaldı.

Sadece bir konser izlenimi yazma niyetiyle oturmuştum masanın başına. Ne var ki kalemimin bana yine upuzun bir  kariyer öyküsü anlattırmasına mani olamadım. Sevdiğimiz insanlar hayatlarımıza o kadar şey bırakıyorlar ki bilerek ya da bilmeden, bir zaman sonra ne kadarımız bize, ne kadarımız onlara ait bilemez oluyoruz. Zuhal Olcay’la da böyle bir ilişki yaşamışım yıllar boyu. Farkında bile değildim. “Hiçbir şiir aslında sadece bir şiir değildir,” derler. Ne kadar haklılar. Tıpkı hiçbir şarkının sadece bir şarkı olmadığı gibi, hatta hiçbir konserin sadece bir konser! Abartırım, bilirsiniz. İdare edin beni.

MAYIS 2003